O FORTUNA

O FORTUNA
My name is Giovanni Giorgio but everybody calls me Giorgio.
Roma
MS 235'i izleyen yıllarda imparatorluk art arda askeri kal­ kışmalar ve iç savaşlarla çalkalandı. Elli yıJlık bir sürede elliyi aşkın askeri komutan imparatorluk sahasının tümünde veya bir bölümünde egemenlik iddia ederek kendi adına sikke bastırdı. Anarşiye son vermek amacıyla Diocletianus (284-305) ve haleflerinden Konstantin (306-337) kapsamlı bir yönetim re­formuna giriştiler. Reformun ilk göze çarpan adımı hükümdar seçimiyle ilgiliydi. İmparatorluğun doğusuyla batısında birer imparator ve birer yedek imparator atanmasını öngören tetrar­şi (dörtlü yönetim) modeli,. bir dizi denemeden sonra 4. yüzyıl sonlarında kalıcı hale geldi. Buna paraleJ olarak imparatorluğu oluşturan eyaletler daha küçük parçalara bölünerek, eyalet ko­mutanlarının isyan kabiliyeti kısıtlandı. Asıl can alıcı düzenleme, merkezi hükümete bağlı bir sivil bü­rokrasinin kurulması ve doğrudan vergilendirme yetkisini üst­ lenmesiydi. Bu sayede emperyal yönetim ilk kez bir askeri yap­tırım organı olmanın ötesine geçerek gerçek bir devlet teşkilatı niteliği kazanmaya başladı. Bürokrasi, doğası gereği, hızla dalla­nıp budaklandı; toplumsal seçkinlerin büyük bir kesimini içine çeken dev bir teşkilata dönüştü. Her geçen yıl kamu harcamaları­nın daha büyük bir payını emdi. Vergi artışları devlet kadrolarını doyurmaya yetmeyince paranın değeri düşürülerek ek finansman yaratıldı. Bunlara paralel olarak devlete ve devletin başına kutsal­lık atfeden bir ideoloji şekill endi. Hükümdar (dominus) ve maiyeti, teşrifat ve şatafat halesiyle çerçevelendi. İstanbul hükümdarları­nın ayırt edici özelliği olan zengin saray protokolü 20. yüzyıl baş­larına dek hemen hiç nitelik değiştirmeden sürdürülecekti.
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
ugünkü ABD'de, çoğu kişi devleti idealize etmez, devlet hakkında saygılı bir dil­ le konuşmaz; ama devletin onlara iyi davranmasını bek­ lerler. Türkiye'de, tersine, "devlet ana," "devlet baba" gibi deyimler duyabiliriz, ama çoğu Türk yönetimin kendisine iyi davranmadığından söz eder. Paradoksun her iki devlet içinde gözlemlenen ilişkilerde değil, iki devlet arasında olduğu bellidir. Bugün Türkiye'de adeta saplantıyla sözü edilen sivil toplumun az gelişmiş olması, burada gözlem­ lediğimiz kalıba uygundur. Türkiye üzerine yapılan bazı son derece ilginç araştırmalar Türklerin nasıl bir "dev­ letçi olma durumu" sergilediklerini, devlet kuruluşları­ nın biçimini taklit ettiklerini ya da devletin aktif ya da doğrudan doğruya girişimi olmadığı durumlarda devlete hayranlık duyan davranışlarda bulunduklarını gösteri­ yor. Yüksek mevkilerdekilerin bulaştıkları skandallar bu örüntüyü bozmuyor.
Tarih

O FORTUNA

, bir kitap okudu
Puan vermedi·420 syf.·
11 günde okudu
·
Okunma: 24 Nisan 2026 16:39
·
2026 26. kitabı
Carter Vaughn Findley
8/10 · 63 okunma
Akılla değil kanla düşünmek. Wow!
Modernliğin getirdiği sonuçların belki de en ironik olanı, ulus-devlet kavramına atfedilen itibar nedeniyle her yerde toplulukların ve mekanların yeniden tasavvur edilişiydi; ne var ki bu topluluk ve mekanların sınırları içinde yaşayanlar (ya da hapsedilmiş olanlar) hemen he­men hiçbir zaman bu tasavvurlarla boy ölçüşemediler. Bu yeniden tasavvurun olumlu sonucu, modern devletlerin yaratılmasına ivme sağlayan yeni yurttaşlık ve siyasi ka­tılım düşüncelerinin doğuşu oldu. Ne yazık ki, aynı şekil­ de, iyi savunulan sınırlar içinde bir etnik türdeşliğin de tasavvur edilmiş olması, son derece çeşitli etnik ve kül­türel kimlikleri barındıran topraklarda kanlı çatışmalar gibi olumsuz sonuçlara yol açtı. Hatta Balkanlar'ın birçok halkı barındıran bölgelerinin Osmanlı barışının çözül­ mesini takip eden dönemlerdeki kaderleri, büyük Güney Afrika devlet adamı Nelson Mandela'nın 1990'lı yıllarda yaşanan Bosna dehşeti hakkındaki ifadesiyle, insanların "akıllarıyla değil, kanlarıyla düşünmelerinin" nerede bi­ teceğini gösterdi.
Tarih
Türk halklarının geçirdiği ilk büyük dönüşüm, yani İslam dünyasıyla bütünleşmeleri, iki anlamda harekete dayanıyordu: Bazı Türkler Ortadoğu'da İslamiyetin es­ kiden beri egemen olduğu topraklara göç ederek İslama gelmişlerdi; öte yandan İç Asya'da eskiden başka dinle­ rin egemen olduğu topraklarda yayılan İslamiyet oradaki Türklerin ayağına gelmişti. İkinci büyük dönüşümde, yani modern dünyaya dahil oluşlarında ise Türkler modernlik ayaklarına gelsin diye bir yerlere gitmek zorunda kalma­ dılar; yine de daha sonra bazıları dünyanın dört bir köşe­ sine dağılıp bir diyaspora oluşturacaklardı.
Tarih