"Neden, neden beni tedavi ettirdiniz? Bromür ilaçları, aylaklık, ılık banyolar, gözetim, her lokmamda, her adımımda sefil bir korku... Tüm bunlar beni sonunda aptalın tekine çevirecek. Evet, delirdim, kendimi yüce biri sanıyordum ama neşem yerindeydi, dinçtim, hatta mutluydum. İlgi çekici şeyler yapan özgün biriydim. Şimdi daha düşünceli ve ağırbaşlı biriyim, ama ben böyle, herkes gibiyim, sıradan biri oldum çıktım, yaşamaktan bile sıkıldım... Ah, nasıl bana bu kadar acımasız davrandınız! Halüsinasyon görüyordum ama bunun kime zararı vardı? Soruyorum size, kime zararı vardı?"
Kitabın özeti bu alıntıdır bence. Kahramanımız, akademisyen olan Andrey Kovrin…
Kovrin, dinlenmek için taşraya gider ve burada “kara keşiş” adını verdiği hayali bir varlık görmeye başlar. Bu keşiş ona seçilmiş, üstün bir insan olduğunu fısıldar. Kovrin giderek bu düşünceye kapılır; delilik ile deha arasındaki çizgi bulanıklaşır. Be zihinsel çöküş süreci de böylece başlamış olur.
Delilik ve dâhilik arasındaki o ince çizgi nerede başlar?
Aslında gördüklerimizin hepsinin birer halüsinasyon olmadığı nerden bileceğiz?
“Sıra dışı” dediğimiz kişiler, hangi sıranın dışında kalıp bu ünvanı haketti, bu sırayı kim belirliyor?
“Normal” olmak mı, “Mutlu” olmak mı?
Aslıl dedilik, tüm insanların biricik özelliklerini yok edip herkesleştirmekse?
Ya deli olan deli dediklerimiz değil de, onlara deli gözüyle bakamlarsa?
Ve daha uzayıp giden bir sürü soruyla siz boğuşurken kitap bitip gidiyor. Ama siz kapağı kapatamıyorsunuz… Cevap sunmayan, tam tersine bolca soru sorduran bir metin. İlk paragraftaki serzenişi toplumumuzdaki yaramaz diye doktora götürdüğümüz, hayata başlamadan DEHB teşhisi koyup, ilaçlarla sakinleştirdiğimiz dâhi çocukları getirdi aklıma. Matematik yapamıyor diye, kafasındaki müziği hiç