Yaşadığı dünyayı iyi tanımıştı. Mesafeli ve maddiyatçı bir bakış açısı vardı. Ona göre dünya vahşi ve acımasız bir yerdi; sıcaklığın, şefkatin, sevginin ruhun tatlı pırıltısından uzaktı.
Otuz altı saattir gene açım. Ölümü bekliyorum. Bu arada vaktimi boş geçirmemek için, okuyorum,
yabancı dil çalışıyorum; hiçbir şey anlamıyorum. Fakat eskiden de -karnımın tok olduğu zaman da-
anlamıyordum. Uzun bir mevsim yaşıyorum; ılık bir yaz ya da sıcak bir sonbahar, onun gibi bir şey.
Evden çıkmayacağım, bahçeye de çıkmayacağım. Zaten otlar işi yarım kaldı. Görmek istemiyorum
yapamadıklarımı, yarım bıraktıklarımı artık. Uyumaya çalışıyorum. (Bahçeye bir tohum ekmiş
olsaydım, belki de onu yerdim şimdi.)
Bugün karşı arsaya yığılı kalasları kaldırdılar. Kocaman kamyonlar onca kalası iki saat içinde aldı gitti. Hiç ayrılmadım pencereden. Annem bir iki kere "Ne oturuyorsun, ortalık süpürülecek" dedi: aldırmadım. On yıl önceki arsayı düşündüm durdum...