"Şimdi tutturduğum yolu sonuna dek sürdürmek zorundayım; okumazsam, kendi bildiğim gibi çalışmazsam, hiçbir şey yapmazsam, aramaktan vazgeçersem, işte o zaman yok olurum. En acı yazgı olur benimki."
Schopenhauer’in o meşhur cümlesiyle başlamak istiyorum: “Ben kalabalıklar için yazmadım...” Çünkü bu kitap da kalabalıkları değil, kendine kalmışları anlatıyor.
Bir yanda grup terapisi romanı, diğer yanda Schopenhauer’in psikolojik yaşamı… Gerçek hayatla iç içe geçen, katman katman açılan bir anlatı. Felsefi altyapısı güçlü ama dili sade, düşündüren ama zorlamayan, etkileyici bir metin. Maddi kaygılardan azade olması, Schopenhauer’e fikirlerinde sansürsüz bir alan açtı. Geçim derdi olmadan düşünen biri, gerçekleri saklamaz. O da cesurca yazdı. “İlişkiler, bizi tutsak mı eder, hayatta mı tutar?” Kitap bu ikilemi merkeze alıyor. “Her şey kolay olsaydı, biz yine de kendimize zor yollar yaratır mıydık?” sorusuyla zihnimde uzun süre kaldım. Çünkü acıdan kaçmak insanı yaşatmaz; bazen oyalayan şey, çabanın kendisi olur. Tatmin çoğu zaman sonun habercisidir. Sıkıntıysa hâlâ canlı olduğumuzun…
Peki neden Schopenhauer bu kadar önemli? Tolstoy ona “insanlar arasında eşi olmayan bir dahi” diyordu. Richard Wagner için “Cennetten gönderilen bir armağandı.” Nietzsche, Leipzig'de bir sahafın tozlu raflarında denk geldiği o eski kitapla birlikte Schopenhauer’in zihnine kapı araladıktan sonra şöyle dedi: “Hayatım bir daha asla aynı olmadı.” Schopenhauer yalnızca bir filozof değil, Freud’dan Beckett’a uzanan bir düşünce zincirinin ilk halkasıydı.
Bazı kitaplar vardır, kapağını kapatsanız bile içinizde konuşmaya devam eder. Bugünü Yaşama Arzusu tam da öyle bir kitap. Sessiz ama yankısı olanlardan. Kitapta yer alan büyük düşünürlerin kırılma anları, terapi karakterlerinin iç dünyalarıyla birleşince ortaya güçlü bir aynalama çıkıyor. Cümlelerin arasına gizlenen sorular bir süre sonra senin sorularına dönüşüyor.
“İnsanlar hayatlarının sonunda geriye döndüklerinde, aslında hayat dedikleri şeyin geçip
Schopenhauer’in o meşhur cümlesiyle başlamak istiyorum: “Ben kalabalıklar için yazmadım...” Çünkü bu kitap da kalabalıkları değil, kendine kalmışları anlatıyor.
Bir yanda grup terapisi romanı, diğer yanda Schopenhauer’in psikolojik yaşamı… Gerçek hayatla iç içe geçen, katman katman açılan bir anlatı. Felsefi altyapısı güçlü ama dili sade, düşündüren ama zorlamayan, etkileyici bir metin. Maddi kaygılardan azade olması, Schopenhauer’e fikirlerinde sansürsüz bir alan açtı. Geçim derdi olmadan düşünen biri, gerçekleri saklamaz. O da cesurca yazdı. “İlişkiler, bizi tutsak mı eder, hayatta mı tutar?” Kitap bu ikilemi merkeze alıyor. “Her şey kolay olsaydı, biz yine de kendimize zor yollar yaratır mıydık?” sorusuyla zihnimde uzun süre kaldım. Çünkü acıdan kaçmak insanı yaşatmaz; bazen oyalayan şey, çabanın kendisi olur. Tatmin çoğu zaman sonun habercisidir. Sıkıntıysa hâlâ canlı olduğumuzun…
Peki neden Schopenhauer bu kadar önemli? Tolstoy ona “insanlar arasında eşi olmayan bir dahi” diyordu. Richard Wagner için “Cennetten gönderilen bir armağandı.” Nietzsche, Leipzig'de bir sahafın tozlu raflarında denk geldiği o eski kitapla birlikte Schopenhauer’in zihnine kapı araladıktan sonra şöyle dedi: “Hayatım bir daha asla aynı olmadı.” Schopenhauer yalnızca bir filozof değil, Freud’dan Beckett’a uzanan bir düşünce zincirinin ilk halkasıydı.
Bazı kitaplar vardır, kapağını kapatsanız bile içinizde konuşmaya devam eder. Bugünü Yaşama Arzusu tam da öyle bir kitap. Sessiz ama yankısı olanlardan. Kitapta yer alan büyük düşünürlerin kırılma anları, terapi karakterlerinin iç dünyalarıyla birleşince ortaya güçlü bir aynalama çıkıyor. Cümlelerin arasına gizlenen sorular bir süre sonra senin sorularına dönüşüyor.
“İnsanlar hayatlarının sonunda geriye döndüklerinde, aslında hayat dedikleri şeyin geçip