Belki de insanın en büyük pişmanlığı, yaşarken sevmediği hayatı fark etmesidir.
İşte bu yüzden kitap bittiğinde şu soru zihinde bir çivi gibi kalıyor:
Ben gerçekten yaşadım mı, yoksa sadece zaman mı tükettim?
Marquez’in yarattığı bu dünya,
iki yarım ruhun yanlış zamanda birbirini bulma hikâyesi.
Kız masumiyetin, sessizliğin ve dokunulmamışlığın simgesi.
Adam ise yorgunluk, deneyim, kabuk ve geç fark edişin gölgesi.
İlişkileri sorularla dolu:
Ahlaki bir sapma mı?
Problemli bir bağ mı?
Yoksa derin bir yakınlık mı?
Keskin bir cevap yok. Rahatsız eden tarafı bu oldu.
Ben kızdım, ama yargılamadım.
Çünkü karakterler birey değil; birer semboldü.
Adam hayatı boyunca her şeyi satın almış birisi ama sonunda satın alamayacağı bir şeye yenildi:
Saflığa, inceliğe, içtenliğe.
Bu ironiye gerçekten kimler inanır ?
Hikâye kısaydı, ama bıraktığı etki uzun.
Bazı satırlar sordurttu, bazıları düşündürdü.
Ve evet — Marquez beni mutlu etmek için yazmadı
Çünkü çoğu insanın aşk dediği şey zaten yaradan başlar.
Ve sonra asıl soru geldi kitabın sonunda
Bir insan aşkı hayatının sonunda bulursa geç mi kalmıştır?
Yoksa en azından tadabildiği için şanslı mıdır ?
Belki bu sorunun cevabı da zaman gibi: göreceli.
Peki ya,
Sevgi bedenden önce mi gelir, sonra mı?
Doğru zaman var mıdır?
Aşkta mutluluk mümkün müdür, yoksa sadece kısa bir yanılsama mıdır?