''Karın varsa derdin var, ama karın olmayan bir kadınla daha büyük derdin var demektir.''
(s. 710)
Anna Karenina'nın yazıldığı dört yıl boyunca (1873-1877), Lev Tolstoy, kafasını meşgul eden tüm meseleleri eserine aktarır. Her fırsatta, roman yazarı, kalemini, deneme yazarına bırakır. Hikayenin akışı, yazarın kır ekonomisi, hayatın anlamı, çocukların eğitimi ya da psikoloji ve fizyoloji ilişkisi hakkındaki görüşlerini belirtmesi için yavaşlar. Levin ve Anna'nın dünyasında, tıpkı Lev Tolstoy'un dünyasında olduğu gibi, Gustave Dore tarafından İncil'in resimlendirilmesinden, Daudet ve Zola'nın romanlarından, Tyndall'ın radyan ısıyla ilgili teorilerinden, Spencer ve Schopenhauer'in öğretilerinden, Lassalle'ın önerdiği işçi birliği sisteminden bahsedilir; Anna, Taine'in Ancien Regime'ine göz atar, kocası Revue des Deux Mondes'da Breal'in bir makalesini okur, Prenses Betsi'nin evinde zorunlu askerlik hizmetiyle ilgili bir tartışmaya girişilir... Neredeyse bu romanın Lev Tolstoy'un zihinsel meşguliyetlerinden kurtulmasına yaradığı söylenebilir. Bu onun Bir Yazarın Güncesi'dir!
(Henri Troyat, Lev Tolstoy, s. 504)
Lev Tolstoy, Savaş ve Barış'tan sonra büyük bir boşluğa düştü. Üretken olamıyor, kalemi eline alınca düzgün bir şeyler geçiremiyordu kâğıda; geçirince de kendisi beğenmiyordu. Ne yapacağını bilemiyordu, bazen kafası karışıyor, bazen de kafasının içinde kayboluyordu.
"Kocaman projelerin, kendimle ilgili kaygıların ve özenli bir düşünsel çalışmanın birbirine karıştığı yorucu bir ruh hali içindeyim. Belki de bu ruh hali, daha önce yaşamış olduğuma benzer, mutlu ve güvenilir bir çalışma döneminin habercisidir ya da belki, tam tersine, bir daha bir şey yazamayacağım!"
(Henri Troyat, Lev Tolstoy, s. 450)
Tolstoy, yine çok sevdiği tarihe yöneldi ve Büyük Petro'nun (ya da