Geçtiğimiz günlerde İnce Memed'in o tozlu yollarında, haksızlığa karşı atılan o tek başına çığlığın peşindeydim. Memed, mecburiyetten dağa çıkarken arkasındaki köylülerin korku dolu ama umutlu sessizliğini hissetmiştim. Hemen ardından Kırmızı Pazartesi kasabasına girdiğimde ise bambaşka bir sessizlikle, bu kez buz gibi bir kayıtsızlıkla karşılaştım.
İnce Memed’de halk, Abdi Ağa’dan korktuğu için susuyordu; orada bir "can korkusu" ve bir değer yargısı vardı. Ama Kırmızı Pazartesi'de Santiago Nasar ölüme yürürken kasaba halkının suskunluğu korkudan değil, konforlarından ve vicdanlarının uyuşmuş olmasındandı. Bu iki farklı sessizlik, bana bugünün dünyasını özetledi: Bir yanda korkusuna yenilenler, diğer yanda ise izlemeyi bir yaşam biçimi haline getirenler.
Bugün Gazze’de, Sudan’da, Doğu Türkistan'da ya da dünyanın herhangi bir köşesinde yaşanan zulümler, tıpkı o kasaba meydanındaki ilan edilmiş cinayet gibi hepimizin gözü önünde cereyan ediyor. Bizler de tıpkı o kasaba halkı gibi; "bir kurtarıcı gelir" ya da "Allah elbet bir kapı açar" diyerek sorumluluğu üzerimizden atıyoruz. Kendi uyuşukluğumuzu, başkalarından beklediğimiz mucizelerin arkasına saklıyoruz.
Anladım ki; nankörlük insan doğasının en eski hastalığı. Kendi yaratıcısına bile nankörlük edebilen insanoğlu, benzerinin acısına neden kayıtsız kalmasın? Bu karanlık döngüden çıkışın tek yolu, başkalarından eylem beklemek değil, bizzat "icraata" geçmektir. Tıpkı çocuğuna kitap okumasını öğütleyip kendisi eline kitap almayan bir ebeveynin samimiyetsizliği gibi, dünya da sadece sözlerle düzelmeyecek.
Sözün bittiği yerde icraat başlar. Ve belki de asıl mesele, dünyayı değiştirmekten önce, o "seyirci kalma" mecburiyetini kendi içimizde yıkabilmektir.
Geçtiğimiz günlerde İnce Memed'in o tozlu yollarında, haksızlığa karşı atılan o tek başına çığlığın peşindeydim. Memed, mecburiyetten dağa çıkarken arkasındaki köylülerin korku dolu ama umutlu sessizliğini hissetmiştim. Hemen ardından Kırmızı Pazartesi kasabasına girdiğimde ise bambaşka bir sessizlikle, bu kez buz gibi bir kayıtsızlıkla karşılaştım.
İnce Memed’de halk, Abdi Ağa’dan korktuğu için susuyordu; orada bir "can korkusu" ve bir değer yargısı vardı. Ama Kırmızı Pazartesi'de Santiago Nasar ölüme yürürken kasaba halkının suskunluğu korkudan değil, konforlarından ve vicdanlarının uyuşmuş olmasındandı. Bu iki farklı sessizlik, bana bugünün dünyasını özetledi: Bir yanda korkusuna yenilenler, diğer yanda ise izlemeyi bir yaşam biçimi haline getirenler.
Bugün Gazze’de, Sudan’da, Doğu Türkistan'da ya da dünyanın herhangi bir köşesinde yaşanan zulümler, tıpkı o kasaba meydanındaki ilan edilmiş cinayet gibi hepimizin gözü önünde cereyan ediyor. Bizler de tıpkı o kasaba halkı gibi; "bir kurtarıcı gelir" ya da "Allah elbet bir kapı açar" diyerek sorumluluğu üzerimizden atıyoruz. Kendi uyuşukluğumuzu, başkalarından beklediğimiz mucizelerin arkasına saklıyoruz.
Anladım ki; nankörlük insan doğasının en eski hastalığı. Kendi yaratıcısına bile nankörlük edebilen insanoğlu, benzerinin acısına neden kayıtsız kalmasın? Bu karanlık döngüden çıkışın tek yolu, başkalarından eylem beklemek değil, bizzat "icraata" geçmektir. Tıpkı çocuğuna kitap okumasını öğütleyip kendisi eline kitap almayan bir ebeveynin samimiyetsizliği gibi, dünya da sadece sözlerle düzelmeyecek.
Sözün bittiği yerde icraat başlar. Ve belki de asıl mesele, dünyayı değiştirmekten önce, o "seyirci kalma" mecburiyetini kendi içimizde yıkabilmektir.
Geçtiğimiz günlerde İnce Memed'in o tozlu yollarında, haksızlığa karşı atılan o tek başına çığlığın peşindeydim. Memed, mecburiyetten dağa çıkarken arkasındaki köylülerin korku dolu ama umutlu sessizliğini hissetmiştim. Hemen ardından Kırmızı Pazartesi kasabasına girdiğimde ise bambaşka bir sessizlikle, bu kez buz gibi bir kayıtsızlıkla karşılaştım.
İnce Memed’de halk, Abdi Ağa’dan korktuğu için susuyordu; orada bir "can korkusu" ve bir değer yargısı vardı. Ama Kırmızı Pazartesi'de Santiago Nasar ölüme yürürken kasaba halkının suskunluğu korkudan değil, konforlarından ve vicdanlarının uyuşmuş olmasındandı. Bu iki farklı sessizlik, bana bugünün dünyasını özetledi: Bir yanda korkusuna yenilenler, diğer yanda ise izlemeyi bir yaşam biçimi haline getirenler.
Bugün Gazze’de, Sudan’da, Doğu Türkistan'da ya da dünyanın herhangi bir köşesinde yaşanan zulümler, tıpkı o kasaba meydanındaki ilan edilmiş cinayet gibi hepimizin gözü önünde cereyan ediyor. Bizler de tıpkı o kasaba halkı gibi; "bir kurtarıcı gelir" ya da "Allah elbet bir kapı açar" diyerek sorumluluğu üzerimizden atıyoruz. Kendi uyuşukluğumuzu, başkalarından beklediğimiz mucizelerin arkasına saklıyoruz.
Anladım ki; nankörlük insan doğasının en eski hastalığı. Kendi yaratıcısına bile nankörlük edebilen insanoğlu, benzerinin acısına neden kayıtsız kalmasın? Bu karanlık döngüden çıkışın tek yolu, başkalarından eylem beklemek değil, bizzat "icraata" geçmektir. Tıpkı çocuğuna kitap okumasını öğütleyip kendisi eline kitap almayan bir ebeveynin samimiyetsizliği gibi, dünya da sadece sözlerle düzelmeyecek.
Sözün bittiği yerde icraat başlar. Ve belki de asıl mesele, dünyayı değiştirmekten önce, o "seyirci kalma" mecburiyetini kendi içimizde yıkabilmektir.
Teknik gelişti, işgal biçimleri değişti, köleleştirme biçimleri farklılaştı. Mankurtlaştırma eskiden eziyetle, acıyla yapılırken bugün, zevk ve eğlenceyle uyuşturularak yapılıyor.