Stefan Zweig’ın Ay Işığı Sokağı kitabını kapattığımda, zihnimde tek bir cümle yankılandı: Aslında "Avare" hikayesi Zweig’ın kendi hayatıydı. 'umutsuzluk'.
Okuduğum beş farklı öyküde (Ay Işığı Sokağı, Leporella, Nişan, Leman Gölü Kıyısında Olay, Avare); korkaklığın, amaçsızlığın, tedbirsizliğin,umutsuzluğun ve belirsizliğin insanı nasıl bir sona sürüklediğine tanık oldum. Zweig, bir ruh cerrahı gibi insanın içindeki o en karanlık dehlizlere giriyor ve bize şunu gösteriyor: İnsanı diğer varlıklardan ayıran en temel güç, bir amaca hizmet etme bilincidir. Biz buna akıl ve irade diyoruz.
Doğadaki diğer varlıklar, sadece hayatta kalmak üzerine programlandıkları için amaçsızca varlıklarını sürdürebilirler. Ancak akıl ve iradeyle donatılmış olan insan, bir amaçtan yoksun kaldığında kendi sonunu kendi elleriyle hazırlar.
Zweig’ın karakterleri, tıpkı yazarın kendi hayatı gibi, dış bir düşmana değil; kendi içlerindeki o devasa boşluğa yenik düştüler. Zweig da Brezilya’da o son mektubu yazarken, aslında o "avareleşmiş" ruhun belirsizliğine dayanamamıştı.
Anladım ki; hayatta kalmak yetmiyor, bir "anlam" inşa etmek gerekiyor. İrade, aklın elinden kayıp duyguların ve belirsizliğin esiri olduğunda, zihnimizdeki o muazzam hazineye ulaşmak imkansız hale geliyor. Zweig bize karanlığı anlattı ki, biz kendi ışığımızı (amacımızı) daha sıkı tutalım.