“Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder…” diye başlar şiir.
Bu ilk dizeyle, insanın içini saran o sessiz sarsıntı başlar. Sanki bir anda durup aynaya bakmışız gibi. Tarancı, yaşın sadece bir rakam olmadığını, içinde koca bir hayatı barındırdığını anlatır bize. Otuz beş... Ne çocukluk saflığı kalır geride, ne gençlik sarhoşluğu. Ne de tam olarak yaşlılık vardır. Arada bir eşik gibidir bu yaş.
Şair, otuz beşi "yolun yarısı" olarak görür ama bu yalnızca fiziksel bir yaş değil. Aslında insanın kendiyle yüzleşmeye başladığı, geçmişin hesabını sessizce tuttuğu bir duraktır bu. Şiirdeki satır satır kırılan aynalar, bizde yankı uyandıran iç sesler gibi.
Geçmişin neşesiyle, bugünün hüznü iç içedir bu dizelerde.
Çocukluk ve gençlik güzel bir anı olur artık, ama hep “geçmiş” kalır.
Tarancı’nın kaleminde zaman, hem bir nimet hem de bir yük gibi akar.
“Bir namazlık saltanatın olacak,
Taht misali o musalla taşında.”
Hayatın sonunda herkese düşen payı sade ve çarpıcı bir şekilde yüzümüze vurur.
Yani, ne kadar çırpınırsak çırpınalım, son durağı unutmamak gerekir.
Ancak bu, umutsuzluk değil aslında; bir kabulleniş, belki de bir barışma hâlidir.
Zaman ne kadar hızlı geçse de, içimizde bir yer hep çocuk kalır ama aynalara her baktığımızda hayatın gölgesi biraz daha yüzümüze düşer...