Kişiliğin bireyleşebilmesi için, insanın kendisine iliş kin gerçekleri olabildiğince bilinçlendirebilmesi gerekir. Ne var ki, birçok insan kendini tanımak için çaba göster meksizin yaşamına anlam katabilmeyi umar ve bekledik lerini bulabilmek için bir mucizenin gerçekleşmesini bek ler. Oysa insan, gerçeklerini tanıyabildiği oranda kendisiyle uzlaşır ve çevresine karşı da daha hoşgörülü olur.
Bunu başaramayan biri ise hoşlanmadığı ve kabul etme diği bilinçdışı benliğini diğer insanlara yansıtır, onları eleştirir ve kınar. Bunu yaparken, aslında, tanımadığı ger çek benliğini seyretmekte olduğunun farkında değildir.
Bireyler ve toplumlar, dinden uzaklaşmak isteseler de, ulûhiyet düşüncesinden kurtulamazlar. Dinin aleyhinde bulunanlar, her şeyi kontrol edememenin getirdiği tedirginlikle ve bu tedirginliğin tetiklediği metafizik kabullerle yaşarlar.
Descartes’in ifade ettiği gibi, bir sanatkârın yaptığı eserine imza atması gibi Allah, bütün yarattıklarına, kendi varlığını bir sezgi/ilham/duygu olarak yerleştirmiştir. Bu duygudan kurtulma yolunda verilen inkâr mücadelesi, insana zihinsel bir ıstıraptan başka bir şey getirmez.