Daha önce yazardan Puslu Kıtalar Atlası kitabını okumuştum. Orada çeşitli denizcilik terimleri, bol betimleme, sınırsız bir hayal gücü ve tarihle çok iyi harmanlanması dikkat çekiciydi. Kitabı bitirdiğimde İhsan Oktay Anar'dan başka kitaplar da okumam gerektiğine karar vermiştim. Sahafta etrafa bakarken gözüme çarptı ve en çok bilinen kitaplarından bir başkasını daha okumak istedim.
Kitaba başlar başlamaz ilk fark edilen şeylerden birisi Osmanlıca kelimeler. Kitabı okurken hikayenin geçtiği dönemi yaşamamız isteniyormuş gibi ayrıntılı betimlemeler ve bolca eski kelimeler mevcut. Bu da tabii ki ister istemez insanı yoruyor, yıpratıyor. Durup her kelimenin anlamına tek tek bakmak isterseniz epeyce bir çaba sarf edilmesi gerekir. Kitaba özgü bir sözlük ihtiyacı var o derece. Tabii ki benim gibi tembelseniz, İngilizce öğrenirken önerilen yöntemlerden biri olan cümlenin akışına odaklanarak, paragraftan anlam çıkarmaya çalışabilirsiniz.
Kafanızda bir fikir oluşması için bu alıntıya bkz: #303278446
Önceki kitapta olduğu gibi bu kitapta da yazarın hayal gücü beni etkileyen konulardan birisi oldu. Konunun İstanbul'da, Galata etrafında geçmesi de okuru kitabın içine çeken durumlardan bir tanesi. Bir yandan bizim kültürel esintilerimiz bir yandan da fantastik bir kurgu bana yerli bir Andrzej Sapkowski okuyor hissi verdi. Hem karakter zenginliği, hem de farklı konuların paralel ilerletilip bir yerlerde birbirine bağlanması başarılı noktalardan diye düşünüyorum.
Kitabı okuması yorucu, bunun tek sebebi de bilmediğim kelimeler değildi. Yazar kitabın bir kısmında abdest nasıl alınır diye bir karakterin başka bir karaktere eğitimini aktarıyor ancak bu sırada biz de bir sayfa abdest nasıl alınır diye okumuş oluyoruz. Zaten kısa olan bir hikaye için bazı anlatımlar ve detaylı
Yedikule Kâhini işte bu kehaneti, eli darda olduğundan mıdır, o akşamüstü gelip yakınlarda bir akrabasının vefât edip etmeyeceğini, kendisine miras düşüp düşmeyeceğini soran kaknem bir kadına anlattı. Bu acûze ise kehâneti Çukur Hamam'daki nâtırlara söyledi. Nâtırlar gelinlik kızlara, onlar ise müstakbel kocalarına sayıp döktü. Derken kehânet, yeniçeri odalarındaki karakullukçulara, aşçılara, ustalara ve odabaşlarına yayıldı. Oradan kavukçulara, âvârelere, paşalara ve mebûnlara sirâyet etti. Çok geçmeden saraçlar, bal tacirleri, tersane çavuşları ve cam şişe üfleyenler arasında dal budak saldı. Hovardalar, falcı kadınlar, tellâklar ve hamallar da kehâneti işittiler ve ana babalarına, bacanaklarına, kayınpederlerine, dünürlerine ve eltilerine çıtlattılar. Ardından, tamburîler, zurnazenler, kanûnîler, kudümzenler, ûdîler ve çengiler de duydu. Hattâ papağanlar bile kehâneti ezberlediler. Yedikule Kâhini'nin kehâneti dillere destan oldu. Hattâ bu kehâneti saz eşliğinde tegannî eden âşıklar bile çıktı. Koskoca Kostantiniye, bu haberle çalkalanmaya başladı.