Aynı hayatı paylaştığımız insanlarla aynı pencereden bakmanın ne kadar zor olabileceğine değiniyor yazar Iza’nın şarkısında. Bazen alışkanlıklarımızdan bazen kuşak farklılığından bazen empati kuramayışımızdan… Okurken biraz ağır ilerlese de karakterlerin iç dünyasının böylesine naif ve sade aktarılması çok hoşuma gitti. Sık sık duygusallık ve empati arasındaki bağı sorguladım. Empati kurmadıkça duygusallıktan uzaklaşıyor muyuz? Iza’nın her şeyden bunalıp kendine alan yaratma amacıyla ortaya çıkan davranışlarının bencillikle çok ince bir çizgi arasında gidip gelmesi de etkiledi beni. En çok Iza’nın davranışları üzerine düşündüm çünkü bir insanın sadece niyeti yeterli midir yoksa önemli olan karşı tarafa geçirdikleri midir, karakterlerin hissettikleri tek bir doğru olmadığını düşündürdü. Ayrıca her bir karakterin derinlerde yaşadıkları beni bol bol hüzünlendirdi. Kurgu roman okuyormuşum gibi değil de bir yerlerde yaşayan bir ailenin hayatına şahit oluyormuşum gibi hissettim çoğunlukla.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Kitabın kapağını kapatıp hayat akışına devam ederken okuduklarımın kafamda dönüp durması ve onlardan kopamıyormuşum hissine her kitapta rastlamak mümkün olmuyor. Martin kitabın başından sonuna kadar dünyasına kapılıp gittiğim, kanlı canlı hissettiğim, öğrenme açlığına, yazma tutkusuna, mücadelesine hayran olduğum bir karakter. Bazen azmi ve çalışkanlığı o kadar insanüstü geldi ki neyi bu kadar isteyip gecemi gündüzüme katıp çabaladığımı sorguladım sürekli. O kadar çabasına rağmen yüzüne kapanan kapılardan sonra yılmayışı satır aralarından bana güç verdi. Martin’in kendinden üst tabakada gördüğü insanları gözünde hayranlıkla büyütmesi o kadar tanıdıktı ki, sonrasında yaşadığı aydınlanışı yüzümde acı tebessümle okudum. Hayatın tüm iniş ve çıkışlarını Martin Eden karakterinde bir şekilde gördüm, okuduğum en derin karakterlerden biriydi bu yüzden. Martin’in varacağı yeri hep merak ederek okudum ama ulaştığı yerden çok yaşadığı farkındalıklar beni daha çok etkiledi. Peşinden gittiği tutkunun ve yaptığı fedakarlıkların sonuçları beklenmedik olsa da onun ikiyüzlü insanlara karşı isyanını ve hissizliğini hissetmemek imkansızdı. Martin’in tüm bu mücadelesine şahit olmak çok keyifliydi, iyi ki tanımışım seni Martin Eden!
Orhan Pamuk’un kitaplarında uzun betimlemeleri, karakterlerin, mekanların ve İstanbul’un detaylı tasvirlerini okumayı çok seviyorum. Romanda en ince ayrıntıya kadar okumak bana anlatılanları yaşıyormuşum gibi hissettiriyor. Masumiyet Müzesi de okurken o anı yaşatan kitaplardan biri. Dönemin Türkiye’si, mekanlar, caddeler, sokaklar, Yeşilçam detayları gerçekliğe yakın hissettiriyor. Bir yandan kitabın müzeye göre anlatılması da okurken çok keyif verdi bana . Kitabı bitireyim de müzeye gideyim heyecanıyla okudum açıkçası :) Müzeyi ziyaret edince de kitaba daha yakın hissettim. Müzeyi gezdikçe Orhan Pamuk’un ne kadar emek verdiğine hayret ettim. Ortaya koyduğu eserine bu kadar incelikle ve detaylı yaklaşması çok hoşuma gitti.Kitapta ise aşkını ölümsüzleştirmek adına anılarından oluşan bir müze tasarlayan Kemal’in tüm hikayesine şahit oluyoruz. Kemalin aşkı benim gözümde yerine göre saplantılı ve rahatsız edici bir takıntıya dönüşse de o kadar büyük fedakarlıklar yapıyor ki onun sevgisine bir süre sonra saygı duymaya başladım. Kitapta beni rahatsız eden birkaç nokta da oldu; örneğin kitabın ana karakterlerinden biri olan Fusün’a dair çok az şey okumamız ve daima güzelliğinin vurgulanması ve güzelliğiyle var olması… Daha detaylı bir anlatım olsaydı Fusün’un hissettiklerini okuyucular olarak daha iyi anlardık.Bu kitapta belki göklere çıkarılası bir aşk anlatılmıyor ama Orhan Pamuk aşkı abartmak için değil anlamak için yazdığını söylemiş o yüzden okurken herkes kendinden ufakta olsa bir parça bulur diye düşünüyorum
Çok sevdim.
Okuması zor bir kitap. Özellikle kitabın ilk başlarında karışık bir zihni okuyormuş gibiydi. Bazen içine çekti okurken bazen de ne anlatılıyor, kimden bahsediliyor anlamakta zorlandım. Aylak adam karakteri yer yer sinir bozucuydu fakat sinir bozuculuğu tam da yazarın tüm kitapta eleştirdiği şeylerden geliyor. Karşıt bir karakter okuyoruz. Aylaklığı düzene karşı bilinçli olarak seçmiş yalnız bir karakter. İnsanlar hakkında düşündüklerini, eleştirdiği şeyleri o kadar haklı buldum ki, her şeyin bu kadar farkında olan bir karakterin yalnızlaşması tanıdık ve bilindik geldi. Bir de arayış içinde. Öyle bir arayışta ki bir gün mutlaka bulacağına inanıyor, umutsuz değil. Yalnız ve insanlardan ümidini kesmiş bir karakterde bu çabayı görmek bence umut verici. Kitap bir anda başlayıp bir anda bitiyor fakat aylak adamın yaşayışı da böyle olduğu, bir yere bağlanmadığı için rahatsız olmadım ben. Aylak adam şuan benim gözümde arayışına devam eden belki de hep o arayışta kalacak bir karakter. İlerleyen yaşlarımda tekrar okumak istiyorum, eminim ki her okuyuşumda farklı bir şey katacak bu kitap bana.