70'lerin ilk bombası "The Exorcist" (Şeytan, 1973) William Peter Blatty'nin satış rekorları kıran romanından yönetmen William Friedkin'in usta işi anlatımıyla beyazperdeye taşınmıştır. Ruhu şeytan tarafından zapt edilen 13 yaşındaki bir kızın Cizvit rahipleri tarafından kurtarılmasını gösterişli özel efektler eşliğinde anlatır; ABD'de toplu histeri vakalarına yol açmış, 200 milyon doların üstünde hasılat yapmıştır.
İslamcı militanlık, özellikle Batılı hedeflere az görülür bir vahşetle saldırarak gezegenin bütününe yayılmaya başladığında, pek çok kişi komünizme karşı mücadelesinden gözleri körleşen Amerika’nın işleri eline yüzüne bulaştırarak kendisine karşı dönecek kuvvetlerin ortaya çıkışını kolaylaştırıp kolaylaştırmadığını sorguladı. Ama dünkü davranışları bugün bildiklerimize göre yargılamak mantıksız olur. Günümüzde artık Sovyetler Birliği yok; Afganistan’ı işgal ettiği dönemde ise tüm gezegeni yok edebilecek binlerce nükleer savaş başlığında somutlaşan ürkütücü bir güce sahipti. ABD hiçbir zaman böyle bir düşmanla karşılaşmamıştı ve tüm yöneticileri için birinci öncelik, hangi yolla olursa olsun onunla savaşmak, sıkıştırmak ve zayıflatmaktı. Başka hiçbir tehdit onları bu öncelikli hedeften vazgeçiremezdi; hele yirmi yıl sonra şiddet kullanan radikalizm veya terörizm adı verilecek olan — o sırada çok uzak, çok bulanık, çok ihtimal dışı görülen — bir tehdit hiç vazgeçiremezdi.
1950 ile 1964 yılları arasında üniversiteli öğrenci sayısı ABD ve Almanya'da 2 kat, Fransa'da 3 kat, İngiltere ve İtalya'da ise %50 oranında artmıştır (Boratav, 1988: 101). Artık Batı toplumları "salt tüketici" niteliği olan ve müzikten giyime, eğlenceye kadar bir dolu alanda ciddi bir piyasa oluşturan genç nüfusa sahiptir. Ama işler istenilenden farklı gelişmiş ve "Gençlik" kendisine giydirilmeye çalışan kalıplarla sığmamaya başlamıştır...
Bunun temel iki nedeni olduğu söylenebilir. Birincisi bu gençlik ikinci Dünya Savaşı'nın yoksunluklarına değil refah döneminin şatafatına doğmuştu ve savaş jenerasyonunun "azla yetinme" ideolojisinden pek feyz almamıştı. Bu da onları kısıtlayıcı, tatminkâr bir tutumdan ziyade maksimalist ve radikal bir tavra teşne haline getiriyordu. Ama esas (ya da ikinci) neden daha travmatik bir etkiye/öneme sahipti. Amerikan hayat tarzının insani mutluluğu, tatmini ve erdemleri; tüketimin sınırları ve tüketim normlarına indirgeyen bir ahlâki/ideolojisi vardı ve böyle bir ahlâk/ideolojinin yarattığı (ve gizleyemediği) tek tip bir hayat, vaat ve vaaz ettiğinin aksine, yaratıcı bireysel-insani inisiyatifleri engellemekte, hatta gençliğin içinde bulunduğu ağır bunalımın da tek müsebbibi olmaktaydı. Nitekim dönemin radikal gençlik grupları da kendilerine sunulan bu kalıpla alay etmeye ve bu hayatın dışında farklı bir yaşam kurgulamaya, kısacası marjinal altkültürlere yönelmeye başladılar.
ABD'deki cenaze salonlarında çalışanların bazen cenazelerin hazırlanması konusunda kendilerine özgü fikirleri vardır. Bunlar canlı bedenlere uygulanan tuhaflıklardan pek de farklı değildir. Cildin daha sıkı görünmesini sağlamak için deri altına botoks veya hyaluronik asit enjekte etmek gibi.