Bu seriyi cok sevemedim cok gecmedi bana. Karakterler yuzeysel geldi hep olay vardi. Carter ve Sadie disindakiler sönük kalmisti. Sonu acele olmus. Sadie'nin iliski durumunu begenmedim zorlama ve garip. Gerek yoktu yani. Keske magnus chase'i alsaydim neyse gardrops hesabim nicoskullring orada satcam.
Yılanın GölgesiRick Riordan · Doğan Egmont Yayınları · 2012739 okunma
Raylar pas içindeydi. Demir, yılların sessizliğiyle renk değiştirmiş, kahverengiye çalan bir yorgunlukla toprağa karışmıştı. Traverslerin arasından çıkan otlar bu hattın artık bir ulaşım değil, bir unutulma alanı olduğunu gösteriyordu. Bir zamanlar hızın ve düzenin simgesi olan bu çizgi şimdi doğanın sabrına teslim olmuştu.
Sağ tarafta eski bir istasyon binası duruyordu. Çatısı kısmen çökmüş, camları kırılmıştı. İçeride bir zamanlar bekleyen insanların varlığı artık sadece boşluk olarak hissediliyordu. Biraz ileride tünel ağzı görünüyordu. Karanlık, gündüzü bile içine çekiyordu.
Ben, Ravi, Hiç ve Münzevi rayların üzerine adım attık. Buraya Frédéric GrosYürümenin Felsefesi kitabını konuşmak için gelmiştik. Ama daha ilk adımda anlaşılan, bu yol sadece kitabı anlatmayacaktı, kitabı değiştirecekti.
İlk soruyu ben sordum.
“Gros yürümeyi neden bir ulaşım biçimi olarak değil de bir düşünme biçimi olarak ele alıyor?”
Ravi kısa bir süre raylara baktı.
“Çünkü ulaşım hızla ilgilidir. Ama düşünme hızla değil, ritimle ilgilidir. Kitap boyunca gördüğümüz şey modern insan sürekli varmak istiyor. Yürüyen insan ise bazen varmak istemiyor. Sadece kalmak, görmek, değişmek istiyor. Bu yüzden yürüyüş bir araç değil, bir durum.”
Hiç hemen araya girdi.
“Ama bu fazla idealize değil mi? Sonuçta yürümek de bir eylem. İnsan yürüyerek yine bir yere gidiyor.”
Münzevi bakışını raylardan kaldırmadan konuştu.
“Gidiyor ama mesele orası değil. Mesele, giderken ne kaybettiğin. Tren rayları bize bunu gösteriyor. Ray üzerinde hareket eden şey özgür değil, sadece güçlüdür. Yürüyen insan ise güçlü değil ama yön değiştirebilir.”
Bir süre sessizlik oldu. Rayların sesi yoktu ama sanki geçmişten bir titreşim kalmıştı.
Ben ikinci soruya geçtim.
“Kitapta Nietzsche neden bu kadar önemli bir yer tutuyor?”
Ravi cevap
Aslı Özgür’ün okuduğum ikinci kitabı Asi'l Aşk oldu. İlk kitabını okurken açılan pencerenin bu kez başka bir manzaraya baktığını hissettim. Aynı kalemin izleri duruyor ama sesinin farklı tonlarını da duymak mümkün.
Kitap üç bölümden oluşuyor ve her bölüm okura başka bir kapı aralıyor.
İlk bölüm olan Uzun Duygularım, Kısa Yolu Şiiridir kısmında en çok kendimden parçalar buldum. Bazı şiirleri yalnızca okumadım; hissettim, düşündüm, sorguladım. Bazen insan bir dizeye değil, kendi geçmişine denk geliyor. Bu bölüm bana tam olarak bunu yaşattı. Bazı duyguların yıllar geçse de eksilmediğini, bazı insanların gidişinin bile insanın içinde kalmaya devam ettiğini yeniden hatırlattı.
İkinci bölüm olan Ruh Hali Günceleri ise benim için kitabın en dikkat çekici bölümlerinden biriydi. Burada yalnızca şiirler değil, aforizmalar da vardı. İkinci bölümde yer alan aforizmalar ise ayrı bir parantezi hak ediyor. Bazıları tek cümleydi ama etkisi uzun sürdü. Hatta bazı satırların karşısında durup düşündüm: İnsan gerçekten birkaç kelimeyle bu kadar çok şey anlatabilir mi? Bazen bir aforizma, uzun bir şiirin bıraktığı etkinin tamamını tek başına taşıyabiliyor.
Üçüncü bölüm ise benim için farklı bir deneyimdi. Şiirden denemeye uzanan bu geçiş, kitabın duygusal yolculuğunu tamamlayan bir son gibiydi. Her bölümü acele etmeden, sindire sindire okumak istedim.
Kitabın en sevdiğim ayrıntılarından biri ise her bölümün sonunda okura bırakılan o küçük davetti: “Sıra sizde.” Okuru yalnızca okuyucu olarak bırakmayan, onu düşünmeye ve kendi duygularıyla baş başa bırakan güzel bir dokunuştu.
Kitabın son sayfasını kapattığımda yüzümde hafif bir tebessüm, içimde ise sıcacık bir his kaldı. Özellikle finaldeki bazı şiirler, okurun dünya görüşüne, hafızasına ve duygularına göre bambaşka karşılıklar
Asi'l AşkAslı Özgür · İkinci Adam Yayınları · 202078 okunma
Gülten Akın İlkyaz şiirinde “Bir gün birileri öte geçelerden / Islık çalar yanıt veririz” dediydi ya, ondan oldu işte… Okuduk, duyduk, seslendik, anlamaya çalıştık. “Biz” yaptık bunu : “ben ve ben”… Bu öykülerin yamacında soluklanarak …
Uzun uzun mayalanmış bu kitabın içinde insan ruhunun kırılgan ve incinmiş ,sinmiş,korkmuş , susmuş ve susturulmuş koridorlarında acele etmeden dolaştık…
“beni bana bırakmayan, köşeleri keskin bir yalnızlık”tan başladık… “Bize düşen yaşamak ta ki düşene kadar” diyen sesi , dünyayı değiştirmek isteyen ama dünyanın ağırlığını da hissedip altında kalan o sesi duyduk. Ayrılığı mukavva kutulara sığdırmaya çalıştık …Yenilmişler cumhuriyetine uğradık…Kendi zihninin içinde misafire dönüşmenin korkusunu yaşadık , insanın bir gün kendi adını bile hatırlayamayacak olmasının yarattığı derin ürperti ile … Tüm öykülerden bahsetmeyeceğim ama belki de dünyadaki bütün yalnız insanların toplamından oluşmuş hayali bir muhatap olarak Ercüment’in karşısında oturduk , “güzel kardeşim” dediği yerde bize seslenmişçesine dinledik onu -bize seslenmiştin değil mi ?- Yazarak kendine tanık arayan bir insanın ağıdı gibi geldi bana , yanılmadım umarım… (Ki yanılmanın ustasıyım.)İşini kaybeden, terk edilen, yas tutan, tökezleyen, dağılan, kaybolan ama yine de yaşamaya devam eden, yönünü kaybeden herkes… Herkes var bu kitapta , kimse olmanın sıkışmışlığında… Vicdanlı bir hırsız bile var…
“Bir tereddüdün ağırlığının kaç mikrogram mürekkebe denk geldiğini görebilmek için” yazılanı okuduk. İyi ki yazıldı da okuduk … Bitti kitap , nasılsın diye sorana #MutedilDalgalı diyesin gelir belki … Ben gittim Edip Cansever’in sesini astım duvara , hep yankılanıp dursun içimizdeki uğultuda :
“Ne gelir elimizden insan olmaktan başka?”
“Ne gelir elimizden insan olmaktan
Mutedil DalgalıÖmür İklim Demir · Yapı Kredi Yayınları · 2022976 okunma
HeyulaHalide Edib Adıvar
Halide Edib'in ilk defa bir eserini okuyorum. Eser, yazarın tamamlanmış ilk kurmaca metni olma özelliğini taşıyor. 88 sayfalık ince bir kitap olmasına rağmen, barındırdığı yoğun ve tekinsiz atmosfer sebebiyle acele etmeden, zamana yayarak okuduğum bir süreç oldu. Dili oldukça ağır, neyse ki kitabın sonuna geniş bir sözlük eklenmiş. Hareketli bir hikaye bekleyenlere yavaş gelebilir ancak insan psikolojisini, dönemin sinir hastalıklarını ve gerilimlerini merkeze alan yapısıyla karakterlerin ruh halini çok güçlü hissettiriyor.
Kelime anlamı "ürkütücü hayal" olan Heyula, üst sınıf Osmanlı kadınlarının histerikleştirildiği metinler silsilesinin önemli bir parçası. Bu yönüyle Fatma Aliye ve Ahmet Mithat’ın Hayal ve Hakikat’ini hatırlatırken, bir yandan da yazarın sonraki ünlü eseri Handan’ın ön metni gibi konumlanıyor. Eserde bir nevi "Heyula"mız olan, içine kapanık Selma'nın hikayesini okuyoruz. Bir adamın ona duyduğu derin aşkın yanında, Şahap’ın Paris’ten getirdiği hipnoz teknikleriyle Selma’yı iradesizleştirip kendine tabi kılması, edebiyatımızda psikolojik tasvir ve tedavi teması açısından oldukça öncü bir durum... Haşim Bey ve Ziya Bey'in de tanıklık ettiği bu dramatik savrulmada, zavallı Selma'nın buhranını okuyoruz...
Bu kitapla birlikte bekleyişin karşılığını aldım. İlk iki kitapta yavaş yavaş açılan hikâye, burada nihayet potansiyeline ulaşmaya başlıyor. Anlatım belirgin şekilde değişmiş; daha akıcı, daha rahat okunur bir hâle gelmiş. Editöryal süreçle ilgili dikkatimi dağıtan fazla bir sorun yaşamadım, bu da okuma deneyimini ciddi şekilde iyileştirmiş. Olaylar her zamanki gibi acele etmiyor, yavaş yavaş örülüyor. Ancak bu kez bu yavaşlık anlamlı. Yazar artık hikâyenin altını dolduruyor, parçalar yerine oturuyor. Yeni karakterler hikâyeye pürüzsüz ve doğal bir şekilde dâhil edilmiş; sırıtmıyorlar ve yapay durmuyorlar.
İlk iki kitaba kıyasla diyaloglar çok daha akıcı ve doğal.
Bazı sahneler uzatılmış hissi verse de, eğer bu detaylar ileride kullanılacaksa yerinde tercihler. Aksi hâlde gereksiz bir genişleme gibi durabilir.
500.sayfadan sonra tempo belirgin biçimde artıyor. Anlatım daha sinematik bir hâl alıyor; sahneler gözünde canlanıyor, kitap adeta görsel bir şölene dönüşüyor.
En önemli fark ise duygularda. Bu kitapta duygular çok daha iyi aktarılmış. Bazı sahnelerde durup nefes almam gerekti, ilk kez gerçekten karakterlerin yükünü hissettim.
Sonuç olarak:
Ateşin Varisi, serinin gerçek başlangıcı gibi hissettirdi.
Sabreden okuru ödüllendiren, hikâyeyi nihayet derinleştiren ve Cam Şato evreninin neden bu kadar sevildiğini hatırlatan bir kitap.
Ateşin VarisiSarah J. Maas · Dex Yayınları · 20202,801 okunma