Araştırma her zaman acemi talihiyle başlar. Ve her zaman fatihin sınavıyla sona erer.
Delikanlı ülkesinde söylenen eski bir atasözünü anımsadi: En karanlık an, şafak sökmeden önceki andır.
Gözetleme yapacak, görüntü vermemesi, gürültü yapmaması gerekiyor, ama canı sıkılıyor, silah atıyor. Askere dayak yeterli çare değil, ama dayak atınca nedenini de göstermek gerekiyor. Haksız yere dövmek de mümkün değil. Acemi birliğindeki eğitim yetersiz. Asker pasifize edilmiş bir şekilde geliyor ama dört-beş ay sonra canavar gibi bir duruma geliyor..
Çekilip sonra kabuğuna küskünlüğün
Kendime düşlerden sığınaklar kuruyorum
Kırık dökük izleriyle hayatın.
Usul sesli içe değen incecik
Bir şarkı büyütüyorum, ömrüme benzeyen...
Sabah kadar açık, akşam kadar acı
Rengi dört mevsimin uyumsuz karışımı
Acemi bir şarkı.
Umuda ve gerçeğe böyle katlanıyorum.
Bu sarayda yaşamak, en acemi içoğlanından Padişah Hazretleri'nin şahsına kadar, Bâbü's-Selam'ın kapı arasında sonu belirsiz bir yürüyüşe çıkmak gibiydi aslında. Yolun sonundaki ışığı görür, ona doğru yürür, ama bir türlü ulaşamazdınız. Ömrünüz, her an karanlığa düşme korku-suyla bu küçük taşlarla bezeli sonsuz yola an an, saat saat, gün gün dökülür, nihayetinde ya ecelin ya da bir celladın elinde tükenerek hiçliğe karışır ya da en fazla tozlu tarih yapraklarında birkaç satıra dönüşürdü.
"Her şeyi becerebiliyor gibi görünme," diyordu teskere alacak genç ötekine, "böylece kolay bir yere düşersin, tehlikesiz. Sağ kalmaya bak yani." Heyecanlı acemi "neden beceriksiz duracakmışım," derken, erkekliğiyle meydan okuyor. Öteki çaresiz, "kendimi bunun yanında dede gibi hissediyorum," diyor, "ben de iki yıl önce böyleydim, giderken başka, dönerken başka." İki yaşla gençliği ele alan, son noktayı koyuyor: "Elimizden geleni yapacağız, vatan her karış toprağıyla bizimdir, koruyacağız, şehit de oluruz, gazi de.."