Spoiler içerir!!
8/10
·72 syf.··
2026 15. kitabı
Kitabı bitirdiğimde aklımda en çok kalan şey, insanların anlamadıkları şeyleri ne kadar kolay dışlayabildiği oldu. Hikâye bir doktorun akıl hastanesindeki bir hastayla yaptığı konuşmalar üzerinden ilerliyor. Ama bu konuşmalar ilerledikçe aslında deli diye görülen kişinin birçok insandan daha çok düşündüğünü ve daha çok hissettiğini görüyoruz.Doktorun onu gerçekten dinlemesi ve anlamaya çalışması bile çevresindekilere garip geliyor. Bu kısım beni düşündürdü açıkçası. Çünkü bazen bir insanı anlamaya çalışmak yerine ona bir etiket yapıştırmak daha kolay geliyor. Sonra doktorun da aynı sistemin içine düşmesi bana hayatın bazen ne kadar sert olabildiğini hissettirdi. Okurken en çok şunu düşündüm; belki de insanı asıl yoran şey yaşadığı acı değil, o acıyla baş başa kalması.Bazen ne kadar kalabalığın içinde olsak da anlaşılmadığımız yerde yalnız kalıyoruz. Okurken en çok burada durup düşündüm: “Acı, acı hakkındaki canlı düşüncedir; bu düşünceyi değiştirmek için irade gücü göster, onu silip at, şikayet etmeyi bırak; acı kaybolup gidecektir.” Bu cümle kitabı bence tek başına özetliyor.
Altıncı KoğuşAnton Çehov · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202687,3bin okunma
Sınıfsal Duvarları Yıkan Bir Mecnun ve Aşka Adanmış Bir Ömür
10/10
·520 syf.··
Beğendi
·
2023 14. kitabı
Kitabı okurken, ana karakter Martin’in kalbindeki o devasa sevgiyi kıskanmamak neredeyse imkansız. Karşımızda modern bir Leyla ile Mecnun hikayesi yok belki ama, sevdiği kadın uğruna kendi çöllerini yaratan ve o çöllerde tek başına yürüyen upuzun bir "Mecnun" hikayesi var. Kaba saba, eğitimsiz bir denizci olan Martin’in, burjuva sınıfından Ruth’u gördüğü an kalbine düşen o ilk kıvılcım, sıradan bir hoşlanmanın çok ötesindedir. Martin için Ruth bir kadın değil; ışığın, zarafetin, edebiyatın ve ulaşılmak istenen tüm güzelliklerin yeryüzündeki gölgesidir. Sırf onun dünyasına, onun zihnine layık olabilmek için uykusundan, sağlığından, açlığından vazgeçer. Kendini kelimenin tam anlamıyla küllerinden yeniden yaratır. "Aşk mantıktan daha yücedir. O, hayatın ta kendisidir..." Ancak kitabın asıl trajedisi, Martin bir dahi olup o hayran olduğu yüksek zümrenin içine girdiğinde acı bir gerçekle yüzleşir: Aristokrasinin parıltısı sahtedir ve ne yazık ki uğruna dünyaları karşısına aldığı Ruth bile, Martin’in ona duyduğu o devasa, o saf sevgiyi taşıyabilecek kadar büyük bir ruha sahip değildir. Martin’in aşık olduğu şey, aslında Ruth’un kendisi değil; kendi temiz ve saf ruhunun Ruth’un üzerine yansıttığı kusursuz bir illüzyondur. Martin Eden, kalbindeki o saf ve sınır tanımayan sevgisiyle edebiyatın en hakiki Mecnun'larından biridir. Onun yükselişini izlerken imrenecek, saf sevgisini kıskanacak, düştüğü yalnızlıkta ise onunla birlikte üşüyeceksiniz. Sayfaları kapattığınızda aklınızda tek bir soru kalacak: Martin'i bitiren şey başarısızlık mıydı, yoksa o tertemiz aşkının karşılığında bulduğu o devasa sahtelik mi? Martin Eden
Aşk
Martin EdenJack London · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2025135bin okunma
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Puan vermedi·320 syf.··
2026 251. kitabı
1. Kadınları anlatmaya kelimeler, anlamaya da ömürler yetmez. 2. Kadın affedebilir fakat asla unutmaz. 3. Kadın, erkeği kılıçsız zapt eder ve ipsiz bağlar. Kadınlar ile ilgili yapılabilecek üç şey vardır. Onu sevebilir, onun için acı çekebilir ya da onu edebiyata çevirebilirsin." - Henry Miller .........
KadınlarCharles Bukowski · Parantez Yayınları · 20214,247 okunma
Bir kahramanın acı sonu
Puan vermedi·352 syf.··
2026 10. kitabı
Arap ihanetine uğrayan Teşkilat-ı Mahsusa reisi Süleyman Askerî Bey intihar edecektir. Onun kaleminden ise şu sözler dökülecektir; "Binlerce yıl hür yaşayan bir milletin torunlarıyız. Steplerin kurdu, Arslan'ı, göklerin kartalıyız." Tarih sahnesinde nice kahramanların hikayesini yazılmıştır. Ama Süleyman Askerî Bey'in yeri ayrıdır. Türk ordusunun en şerefli subaylarındandı. Sorumlu olduğu birliği harp alanında bizzat en ön cephede yürüyemez halde ve yaralı olmasına rağmen yönetecek kurmaydı. Süleyman Askerî Bey Edirne askeri okuluna iken orada öğrenim gördüğü süre boyunca Kuşçubaşı Eşref ve Yenibahçeli Şükrü ile dost olmuştu. Bu bağlantının ileride Türk teşkilatının gizli yapılanmasına katılmasını sağlayacaktı. Harp akademisinden mezun olup Osmanlı ordusuna Yüzbaşı rütbesi ile katılmıştır. Meşrutiyetin ilan sürecinde ismi çok geçen Süleyman Askeri Bey; Makedonya'da yürütülen çete takibinde kendini göstermiş, Rumeli'de II. Abdülhamit'e karşı olan genç subaylar arasında yer almış, gayet teşkilatçı bir insandı. 2. Abdülhamid'i tahttan indirecek olan harekat ordusuyla İstanbul'a gelen Askeri Bey 4 Eylül 1909 yılında kolağası olmuş ve Bağdat'a jandarmaları organize etmek için gönderilmiştir. Trablusgarp savaşı sırasında işgal teşebbüsü karşısında kılık değiştirerek yakın arkadaşlarıyla beraber Bingazi'ye gelmiş, Enver ve Mustafa Kemal Paşalarla birlikte mücadeleye katılmıştı. II. Balkan Savaşı sonrasında Bulgarlar ile yapılan İstanbul Anlaşması öncesinde Garbî Trakya Hükümeti'nin kurulmasını sağlamıştır. Teşkilât ı Mahsûsa'nın resmen kurulmasından sonra,ilk başkan olarak teşkilatın yurt içi ve yurt dışı faaliyetlerini düzenlemiştir. Süleyman Askerî'nin kısa ve kariyerinin en önemli evresini 1914-1915 yıllarında Irak'ta yaptığı faaliyetler oluşturmuştur. Süleyman Askerî 3
Süleyman Askerî BeySüleyman Tekir · Kronik Kitap · 0235 okunma
BİR ERKEĞİ ÖLDÜRECEK KADAR SEVMİŞ OLMALARI.
Puan vermedi
ROY : 24 Kasım 1961'de Hindistan'ın Kerela eyaletinden Hristiyan bir anne ile Hindu bir babanın kızı olarak dünyaya geldi. Aymanam Köyü'nde annesinin işlettiği okulda okudu. 16 yaşında evi terk etti. Delhi Mimarlık Okulu'nda okudu, ama mimarlığı hiçbir zaman sevmedi. Dört yıl süren ilk evliliğini bir okul arkadaşı ile yaptı ve bir süre eşiyle birlikte çiçek çocuk olarak(hippi-Savaşa hayır-doğayla uyumlu) yaşadı. Daha sonra bu hayatı bırakarak Ulusal Şehir İşleri Dairesi'nde çalışmaya başladı. Bir bursla İtalya'ya giderek anıt restorasyonu üzerinde çalışırken yazarlık yönünü keşfetti. İkinci eşi ile birlikte bir televizyon kanalı için dizi film, Hindistan'da üniversite öğrencilerinin yaşamına ilişkin bir film senaryosu, Hindistan'ın kırsal kesiminde eşleri tarafından istismar edilen kadınların kahramanı haline gelen Phoolan Devi hakkında tartışmalı bir film senaryosu yazdı. Son filmi mahkemelik olunca aerobik öğretmenliği yapmaya ve romanını yazmaya başladı. Kendi çocukluğundan esinlenerek beş yılda yazdığı romanını 1996'da tamamladı. 1997'de ilk ve tek romanı Küçük Şeylerin Tanrısı romanı ile İngiltere'nin en saygın edebiyat ödülü olan Booker ödülü'nü aldı. Bu ödülü alan ilk Hint kadın oldu. Kitap çeşitli dillere çevrilerek yaklaşık 8 milyon satış rakamına ulaştı. "Sokaktaki İnsanın İmparatorluk Rehberi", "Ya çek defteri ya Cruise Füzesi" adlı kitapların da yazarı olan Roy, yirmi yol boyunca siyasi konularda kitaplar yazmış ve küreselleşme karşıtı görüşleri ile tanınmıştır. 2002'de Lanan Kültürel Özgürlük Ödülü, 2004 yılında Sydney Barış Ödülü'nü kazanan Roy, 2005'te Irak Dünya Mahkemesi adlı küresel girişim nedeniyle İstanbul'da bulundu. 2002'de Narmada'daki baraj projesine karşı çıktığı için bir günlük hapis cezasına çarptırılmış olan Roy, 2014 yılında Mahatma
Küçük Şeylerin TanrısıArundhati Roy · Can Yayınları · 20191,749 okunma
10/10
·894 syf.··
2026 24. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 18 Haziran 2026 11:14
·
Suç ve Ceza’yı yeniden satır satır düşündüm. Dostoyevski’nin bu eserde yaptığı şey, sadece bir edebiyat klasiği yazmak değil; insanın en karanlık, en kimseye itiraf edemediği köşelerine muazzam bir ayna tutmak. Kitabın başındaki Mazlum Beyhan imzalı o önsözü okurken de bendeki taşlar iyice yerine oturdu. İnsan bu romanı bitirip masaya koyduğunda, ister istemez derin bir sessizliğe gömülüyor. Genelde dışarıdan bakıldığında roman, yoksul bir öğrencinin işlediği cinayet ve sonrasında yaşadığı vicdan azabı gibi görünür. Ama hikayenin özü bundan çok daha derin. Karşımızdaki Rodion Raskolnikov, sıradan bir hırsız ya da cani değil. Aksine, dürüst, etrafındaki haksızlıklara ve toplumsal adaletsizliklere karşı içi nefretle ve öfkeyle dolu, düşünen bir genç. Gel gör ki, Petersburg’un o tabut gibi daracık çatı katı odasında, yalnızlığın içinde boğulurken kafasında tehlikeli bir teori büyütüyor. Kendine şu can alıcı soruyu soruyor: "Ben bir bit miyim, yoksa insan mı?" Tarih boyunca Napolyon ya da Muhammed gibi olağanüstü liderlerin, insanlığın önünü açmak adına mevcut yasaları ve ahlakı çiğneme hakkı olduğuna inanıyor. Kendisinin de o "sıradan" insan yığınından değil, bu kuralları yıkabilecek "olağanüstü" azınlıktan olup olmadığını kanıtlamak için o tefeci kadını öldürüyor. Yani cinayeti paraya sıkıştığı için değil, tamamen bu fikri denemek için işliyor. Fakat Dostoyevski, teoride kusursuz duran bu bireysel üstünlük fikrinin hayata, yani insan vicdanına çarptığında nasıl paramparça olduğunu gösteriyor. Raskolnikov cinayetten sonra adaletten ya da polisten kaçmıyor; asıl kendi vicdanından kaçmaya çalışıyor. Kendi yarattığı o kibirli düşünce, onu toplumdan, ailesinden ve sevdiği herkesten koparıp yaşayan bir ölüye dönüştürüyor. Romanın geçtiği Petersburg atmosferi de bu ruh halini
1000Kitap
Suç ve CezaFyodor Dostoyevski · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2025194,2bin okunma