BÜYÜKLERİN EN BÜYÜĞÜ “GAZİ M. KEMAL"E
Yüzyıllarca süre zavallı Türk, gaddar sultanların ökçeleri altında ezilmiş, galip geldiği zamanlarda fethettiği beldelerde bile kötü idarelerin perişanlığından ve acz ve gafletten mağlup zilleti çekmeye mahkûm bırakılmıştı. Bütün hayatında bir kürek mahkûmu sefaleti ile beli bükülmüş, uğursuz baskı zinciri ile sürüklenerek tek bir nefes alamamış, tek bir gün görememişti. Nihayet son savaşın feci hezimeti onu bütün bütün kırdı, bütün bütün yıktı. Hiçbir milletin görmediği kahredici medetsizlikler, yırtıcı çaresizlikler göğsüne yığıldı. Öyle belalar ki en metin, en dayanıklı milletleri hemen yıkarlar ve mutlaka ezerlerdi. Türk'ü de pençeleri altında baş aşağı ve hayatsız bıraktılar; harap ve kahrolmuş yere serdiler. Artık tükenme ve dağılma mutlak ve muhakkaktı... İşte doğar doğmaz etrafına harikalar ve mucizeler saçan güneş gibi sen o zaman bu karanlık içinde doğdun; ve ancak o zamandır ki başında bir kahraman görünce tarihin kaydetmediği büyüklükleri hiç yoktan ortaya koyacak bir tabiatta yara- tılmış Türk kendini sana kavuşunca buldu. En kuvvetli milletleri yıkmış, harap etmiş bir savaş ve mağlubiyetten sonra bir işaretinle tekrar canlandı; bir emrinle tekrar dikildi ve nefes alamayacak sanılırken tekrar savaşa başlayarak muzaffer oldu. Yokluktan varlıklar çıkardın. Dahiyane usüllerinle düşmanı avucunun içinde kıstırarak ezdin ve mahvettin. İşte Türk bu ilahi zaferinle vücut buldu ve senin sayende yaşıyor. Bizi kurtaran sensin ve bugünkü Türk'ü tam olarak sen yarattın. En hakikî ve en sade anlamıyla bir mucizenin üstün eseri olan bu kurtuluş ve zaferi ileriki nesillerin hafızasına işlemek ve tespit arzusuyla yazdığım bu romanın ilk sahifesine perestişkârın ve minnettarın bir yazar sıfatı ile takdis makamında senin yüceltilmiş ismini yazmaklığıma izin ver sevgili
Ab- Hayat: İçen kişiyi ölümsüz kıldığına inanılan su. Ölümsüzlük suyu, bengisu Aciz: Acz: Güçsüz, gücü yetmeyen; güçsüzlük, yetersizlik. Adem: 1. İlk peygamber 2. Insan, insanoğlu, Âdemoğlu. Adem: Yokluk, hiçlik. Ahiret: Ahret: Öteki dünya, öldükten sonra gidileceğine inanılan dünya Akdoğan: Kuşları avlayıp sahibine getirmeye alıştırılmış yabani doğan. Ali: Hazreti Ali. Anka Kuşu: Küllerinden yeniden doğan efsanevi kuş. Zümrüdüanka Kuş. Simurg, Otuz Kuş da denir. Arş: Bir şeyin en üstü, tavanı, gökyüzünün en yüksek katları. Atesperest: (Bkz. Zerdüşt) Ay-Balık: (Farsça: Mah-Mahi) En yukarısı yerine Ay, en aşağısı yerine Bali denir. En üstten en alta, her şeyi içine alan demektir. Aymak: Ayılmak, kendine gelmek, aklı başına gelmek. Ayyar: Melamiliğin savaşçı ve asker kesimi. Babil: Babil kenti ve eski bir uygarlık adı. Bağdat: Bağdat kenti.
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Hattâ silsile-i felsefenin en mükemmel ferdleri ve o silsilenin dâhîleri olan Eflatun ve Aristo, İbn-i Sina ve Farabî gibi adamlar; "İnsaniyetin gayetü'l-gayatı, "Teşebbüh-ü bil-Vâcib"dir.. yani Vâcibü'l-Vücud'a benzemektir." deyip firavunane bir hüküm vermişler ve enaniyeti kamçılayıp şirk derelerinde serbest koşturarak; esbabperest, sanemperest, tabiatperest, nücumperest gibi çok enva'-ı şirk taifelerine meydan açmışlar. İnsaniyetin esasında münderiç olan acz ve zaaf, fakr ve ihtiyaç, naks ve kusur kapılarını kapayıp, ubudiyetin yolunu seddetmişler. Tabiata saplanıp, şirkten tamamen çıkamayıp, şükrün geniş kapısını bulamamışlar. Nübüvvet ise: Gaye-i insaniyet ve vazife-i beşeriyet, ahlâk-ı İlahiye ile ve secaya-yı hasene ile tahalluk etmekle beraber, aczini bilip kudret-i İlahiyeye iltica, zaafını görüp kuvvet-i İlahiyeye istinad, fakrını görüp rahmet-i İlahiyeye itimad, ihtiyacını görüp gına-i İlahiyeden istimdad, kusurunu görüp afv-ı İlahîye istiğfar, naksını görüp kemal-i İlahîye tesbihhan olmaktır diye, ubudiyetkârane hükmetmişler.
Derdimizi neyi etkileyebileceğimize yoğunlaştırmak için, şunu soruyorum kendime: Neye muktedirim, neler iktidarım dışındadır? Kimileri, herhangi bir şeye muktedir olduklarından şüphe ederler, şu hayatta her şeyi başkalarının belirlediğini düşünürler. Böyle mi değil mi, hiçbir şüpheye yer bırakmadan anlayabilmemiz için, mutlak olarak her şeyin iç yüzünü görebilmemiz gerekir. Ama hiçbir insan böyle bir idrake sahip değildir. İşlemi şöyle sadeleştirebiliriz: Bazı şeylere muktedir olduğumu varsaymak isterim, ki böylece kendimi hayat boyu acz içinde hissetmeyeyim.Tabii ki bu irademin özgür bir irade olduğundan şüphe edebiliriz, çünkü o da sayısız etkiye tâbidir, nörobiyologlar bile onu araştırırken az zorlukla karşılaşmıyorlar. Bu açıklık kazandırma işlemini bir defa daha sadeleştirebiliriz: Koşullu olarak özgür bir iradeye sahip olduğum illüzyonumu saklı tutabilirim. Yalnızca zayıf bir iradem olsaydı, her şey çok daha zor olurdu. Değiştiremediğim ölçüde, onunla yaşamam gerekirdi. O zaman,kendiyle yeterince dost olan, böylece benim bu durumumu kendi çıkarları için istismar etmeyecek insanlarla karşılaşmayı umabilirdim ancak.
“Bismillah”
Ey mağrur nefsim, aczin ve fakrın hadsizdir. Düşmanın, hâcatın nihayetsizdir. Madem öyledir, şu sahranın Malik-i Ebedi’si ve Hâkim-i Ezelî’sinin ismini al. Tâ bütün kâinatın dilenciğinden ve her hâdisatın karşısında titremeden kurtulasın.
Alıntı
Kur'andan istifade ettiğim "Acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür" tarîkıdır.