Platon için devlet, bireyin mutluluğunu ve ahlaki mükemmelliğini destekleyen bir araçtır. Mutluluk, dışsal zenginlikte değil, ruhun kendi içindeki dengesinde ve adaletin tesis
edilmesinde yatar.
Yazar Azra Kohen’in ‘Gör Beni’ kitabını yeni bitirdim sayılır ve kapağını kapadığımdan beri ne kitabın türünü ne de hangi mesajı vermek istediğini tam olarak algılayabildim. Kitabın başındaki “Öykü akışı kronolojik değildir. Şekilde kusur aramak yerine, içerikteki anlamı fark etmeye odaklanmanız dileğiyle..” ifadesinden öyküde zaten oturmayan bir şeyler var olduğunu çıtlatmış yazar. Benim hikayedeki derinliği bulamamanın asıl nedeni olayların kronolojik olup olmadığıyla ilgili değil bu arada. Bundan daha fazla göze çarpan şey; bariz noktalama işaretlerinin kullanımıyla ilgili hatalar, karakterlerin davranışı, üslubu ve inandırıcılığıyla ilgili eksiklikler, olaylar arası kopukluk ve de arka plandaki olay örgüsünün eksik aktarımı.
Yazarın, hem bazı tarihsel gerçekler vererek didaktik bir amaç sergilemek hem de bunları bir aşk hikayesiyle harmanlayarak okuma zevkini diri tutmak istediği çıkarımında bulunabiliyorum. Bazı sunduğu bilgileri ufuk açıcı da buldum; fakat, bu bilgi aktarımının belli bir noktadan sonra aniden kesilip yerini aşk hikayesine bırakması bende ucuz aşk romanı okuyorum hissi yarattı ne yazık ki. İki aşığın aşk kokan cümleleri, bir türlü birbirine kavuşamaması, sergiledikleri tripsel tavırlar vs. bir süre sonra can sıkıcı hale geldi. Tarihsel romanları severim, Cumhuriyet dönemini işleyen tarihsel ve kurgusal metinleri ayrı bir severim, içerisinde bir tutam aşkı barındırıyor olmasına da ses etmem. Aşk ve sevda öyküleri barındırmayan bir tarih anlatımı istiyor olsam, geçmişi bütün keskinlikleriyle ve gerçeklikleriyle anlatan tarih kitaplarına yönlenirim zaten. Lafım, bu kitaptaki aşk hikayesinin yapay kalmışlığına ve tarihsel olay örgüsüne tam olarak yedirilememesine.
Bunların dışında beni rahatsız eden diğer detayları şöyle özetleyebilirim:
• Başta
Gör BeniAkilah Azra Kohen · Everest Yayınları · 202019,3bin okunma
Çalan bir gün adalet için, döven bir gün şefkat için yalvarır!
Piyon deyip geçme, gün gelir şah olur!
Şaha da fazla güvenme, gün gelir mat olur!
Ömer Hayyam
Ömer Hayyam'a olan hayranlığımı bir kez daha arttıran okuması çok keyifli bir kitap.
Maksim Gorki’nin o güçlü, devrimci ve emeğin kutsallığını insanın içine işleyen usta kalemiyle; Çarlık Rusyası’nın o karanlık, ezici ve fabrikaların isiyle kararmış atmosferinde, bir annenin evladıyla birlikte adım adım nasıl uyandığını ve bir halkın vicdanına dönüştüğünü büyük bir hayranlık ve sarsıntıyla okudum. Yazar; hayatı boyunca şiddet görmüş, sinmiş ve korkuyla yoğrulmuş Pelageya Vlasova’nın, oğlu Pavel’in yaktığı devrim meşalesinin peşinden giderek o saf anne şefkatini nasıl kolektif bir cesarete dönüştürdüğünü muazzam bir sosyolojik ve psikolojik derinlikle işlemiş.
Sadece bir siyasi mücadelenin ya da yaklaşan bir devrimin hikayesi değil; korkunun yerini inanca, cehaletin yerini bilince bıraktığı o muazzam insani dönüşümün manifestosudur bu kitap. İşçi sınıfının o ağır yaşam koşullarını, yoksulluğu ve baskıyı anlatırken, arka planda insanın insanı sömürmediği bir dünya idealini öyle sıcak ve inançlı bir dille örmüş ki fabrikalardan sokaklara taşan o adalet çığlığını iliklerime kadar hissettim. Bittiğinde, "Bizim kanımız asil bir amaca akıyor!" diyen o sesin yankısıyla insanı umutla dolduran, toplumcu gerçekçi edebiyatın öncüsü, anıtsal ve zamansız bir başyapıttı.
AnaMaksim Gorki · Evrensel Basım Yayın · 201634,4bin okunma
Franz Kafka’nın o tekinsiz, labirentleri andıran ve insan varoluşunun en kuytu, en karanlık köşelerine sızan o keskin zihniyle; hayata, ölüme, günaha, iyi ve kötüye, kötülüğün o muazzam baştan çıkarıcılığına dair tuttuğu o felsefi aynanın karşısında büyülenerek durdum. Taşrada, bahçeli bir evde inzivaya çekildiği bir dönemde kâğıda döktüğü bu yoğun, kısa ama her biri birer atom bombası etkisi yaratan aforizmalarında yazar; insanın kendi içsel hapishanesini, modern dünyanın o saçmalığını ve tanrısal olanla kopan o kadim bağını muazzam bir teolojik ve varoluşsal derinlikle işlemiş.
Sıradan bir okuma değil, her bir cümlenin üzerinde saatlerce, belki de günlerce düşünmeyi gerektiren, insanın kendi vicdanıyla ve hiçliğiyle yüzleştiği bir içsel hesaplaşma seansı gibiydi bu kitap. Kafka’nın o bildiğimiz çaresiz, bürokratik karamsarlığının ötesinde, bu kez adeta bir bilge gibi insan doğasının o değişmez trajedisini, cennetten kovuluşun o bitmeyen sancısını kelimelerle rafine ettiği, bittiğinde bile zihinde o tekinsiz soruları yankılatmaya devam eden, dünya edebiyatının ve felsefesinin en sarsıcı, en derin ve zamansız başyapıtlarından biriydi.
AforizmalarFranz Kafka · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 201734,5bin okunma
Bazı eserler sadece bir hikâye anlatmaz; insanın özgürlük, adalet ve otorite kavramlarını yeniden sorgulamasını sağlar. “Zincire Vurulmuş Prometheus” benim için tam olarak böyle bir eser oldu.
Prometheus’un insanlık uğruna ateşi çalması ve bunun bedelini ağır bir cezayla ödemesi, aslında fedakârlığın ve inançlarından vazgeçmemenin sembolü gibi. Zincirlere vurulmuş olsa bile düşüncelerinden ödün vermemesi, eserin en etkileyici yönlerinden biriydi.
Kitabı okurken sadece Antik Yunan mitolojisini değil, güç sahibi olanların otoritesi ile haklı olanın direnişi arasındaki mücadeleyi de gördüm. Aradan binlerce yıl geçmiş olmasına rağmen anlattığı meselelerin hâlâ güncelliğini koruması oldukça etkileyiciydi.
Kısa ama derin anlamlar barındıran bu eser, mitolojiye ilgi duyanların yanında insan doğası ve özgürlük üzerine düşünmeyi seven herkesin okuması gereken klasiklerden biri. Bazen en ağır zincirler bedene vurulur; düşünceye değil. Zincire Vurulmuş PrometheusArvasAiskhylos