Bu kitaba başlarken beklentim oldukça yüksekti. İlk yarıda vadi tarihinin anlatımı, ailelerin kuruluşu, olayların başlangıcı ve yol ayrımları muazzam dinamik bir tempo yaratmış, hikaye beni içine hemen çekmişti. Esasen kitabın ilk yarısında neyin ne olduğu anlaşılmış, taşlar yerine oturmuş ve mesaj net bir şekilde alınmıştı. Tam da bu yüzden, hikaye ilerledikçe romandaki o sürükleyici hava gücünü kaybetti. Kitap yarıdan sonra inanılmaz bir vites düşürdü; söylemek istediği her şeyi zaten ilk yarıda tüketmiş gibi, kalan yüzlerce sayfa boyunca sıradan bir taşra dönem dizisi durağanlığına gömüldü.
Kitapla ilgili en büyük sorun, içinde gerçekten dokunabileceğim, acısını ya da sevincini hissedeceğim etten kemikten insanların olmayışıydı. Karakterlerin hepsi soğuk, soluk ve hayali birer silüet gibiydi. Yazar bize gerçek insanlar sunmak yerine, kafasındaki felsefi tezleri anlatmak için birer kukla tasarlamış gibi hissettim. Roman, vadinin tarihini ve yazarın kendi aile geçmişini anlatma ısrarı yüzünden o kadar gereksiz uzatılmıştı ki, bir süre sonra edebi yoğunluk tamamen kayboldu ve benim de okuma keyfimi, konsantrasyonumu büyük ölçüde baltaladı.
Yazarın bu felsefi anlatım kaygısı, karakterleri adeta iki farklı kampa bölerek kategorize etme takıntısında da kendini hissettiriyor. Kutsal metinlerdeki Kabil (Cain) ve Habil (Abel) mitolojisini hikayeye uyarlayacağım diye karakterleri daha doğdukları an isimlerinin baş harflerine göre iki zıt gruba ayırmış. İsimleri "C" harfiyle başlayanlar (Charles, Cathy, Cal) doğuştan karanlık tarafa, yani "Kabiller" grubuna; "A" harfiyle başlayanlar ise (Adam, Aron, Abra) saf ve aydınlık tarafa, yani "Habiller" grubuna yerleştirilmiş.
Bu durum sembolik olarak güçlü görünse de insanları daha yolun başında, bu kadar keskin şablonlarla