Sigmund Freud
The Group Mind (Grup Zihni) adlı kitabında yukarıda belirttiğimiz çelişkiden yola koyulan Mc Dougall, bu çelişkinin çözümünü organizasyon faktöründe bulur; en yalın durumuyla —kitlenin (group / grup)— asla bir örgütlenme göstermediğini ya da bunun sözü edilmeye değer bir örgütlenme sayılamayacağını söyler. Böyle bir kitleye de yığın (crowd / kalabalık) ismini verir. Ancak, bir yığın insanın da hiç değilse bir örgütlenmenin ilk adımlarını içermesi gerektiğini ve özellikle bu yalın kitlelerde kolektif psikolojiye ilişkin kimi temel olguların kolaylıkla gözlemlenebileceğini belirtmekten geri kalmaz. İnsan yığınında rastlantı rüzgarının bir araya getirdiği bireylerden psikolojik anlamda kitle gibi bir şeyin doğup ortaya çıkabilmesini, o bireyler arasında bir ortaklığın bulunmasına, diyelim bir mesleğe karşı ortak bir ilgi beslenmesine, belli bir durumda duyguların aynı doğrultuyu izlemesine, dolayısıyla belli ölçüde bir etkileşim yeteneğinin varlığı koşuluna bağlar. (Some degree of reciprocal influence between the members of the group / Grubun üyeleri arasında belli derecede karşılıklı etkileşim). Bu ortaklıklar (This mental homogeneity / Bu zihinsel homojenlik) ne denli güçlüyse, bireylerden psikolojik bir kitlenin ortaya çıkışı o denli kolay gerçekleşir ve bir "kitle ruhu"na ilişkin dışavurumlar o denli belirgin nitelik taşır. Bir kitlede en dikkati çekici, aynı zamanda en önemli olay, teker teker bireylerin duygularında bir güçlenmenin başgösterişidir (exaltation or intensification of emotion / duygunun yücelmesi veya yoğunlaşması). Mc Dougall'a göre, duygularının bir kitledeki kadar şiddetlenmesine başka koşullar altında pek rastlanmamakta, sınırsız ölçüde kendilerini tutkularının eline bırakmak, beri yandan kitlede eriyerek içlerindeki kişisel sınırlılık duygusunu
Psikoloji
Dilin doğuşunu aydınlatmaya çalışan çeşitli varsayım ve görüşlere burada kısaca değinmek istiyoruz: Yansımaları Temel Alan Görüş Hangi dili ele alırsak alalım, doğadaki sesleri yansıtmaya, taklit etmeye yönelen öğelere rastlarız. Bu öğeler insan ve ses bağırmalarıyla kükreme, havlama gibi hayvan seslerini yansıttıkları gibi, ses çıkaran her türlü varlığın seslerini vermeye de yönelirler. Türkçemizdeki mi- yavlamak, havlamak, böğürmek, kükremek, gıdıklamak, melemek... gibi hayvan seslerini gösteren eylemlere eğilirsek bunların temelde belli ses- lerin taklidine dayandığı, sonradan dilin belli kalıplarına dökülerek ey- lemleştiğini görürüz. Üflemek, hohlamak, horlamak, inlemek gibi, insan seslerini gösteren eylemlerde de durum aynıdır. Sözvarlığı içindeki öteki öğelerden birçoğu da yine bir belli sesin betimlenmesinden ortaya çık mıştır: takar tukur, takartı, çatırtı, şırıldamak, şarıldamak, gümbürdemek, gümbürtü, çatır çutur (farklarına dikkat ediniz) öğeleri bunların yalnızca birkaç örneğidir. Latince tintinnare ya da tintinnere eylemi Türkçede tınlamak ya da ses vermek biçiminde karşılanabilir. Arapçada طن tanin / 'tın- lama طنان tanna:n/'tınlayan' demektir. Türkçede kedi için kulla- nılan miyavlamak eyleminin başka dillerdeki karşılıkları (örneğin Alm. miauen, Fr. miauler) göz önünde bulundurulursa konunun bütün dil- lerde görülen ortak bir eğilimin, özelliğin belirtisi olduğu ortaya çıkar. Euna yansıma (onomatopée onomatopoeia, Onomato põie) adını veriyo ruz, XIX. yüzyılın sonlarıyla XX. yüzyılın başlarında ortaya çıkan yansıma varsayımı, işte bu olayın insan dilinin doğuşunu aydınlattığını benimsemekte, dil öğelerinin yansımalardan oluştuğunu kabul etmekte- dir. Alman dilcisi W. OEHL'ün aralarında bulunduğu kimi bilginler, di- lin doğuşunu bu tür sözcüklere
Sayfa 95·Kitabı okudu
Reklam
Şaman olmak isteyen bir adam usta bir şamana kabul edilip edile­ meyeceğini sorarak başlar. Bu gerçekleşirse aday eve gider ve evinin güney cephesine huş ağacından çınar adı verilen perdeyi andıran bir sıra diker. Çınar sözcük anlamı itibarıyla "doğa'' demektir çünkü Doğa'nın kendisini temsil eder. Bu çınar kuzey ve güney yanlarına çok daha büyük iki ağaç konulmuş, güneye bakan dokuz ağaçlık üç sıradan oluşur. Kuzey yanda duran "Ana Ağaç" adındaki ağaç ayın beyaz bir resmini taşır, güney tarafta, "Baba Ağaç" adındaki ağaç da "Güneş" adını alan kırmızı bir amblem taşır. (Partanen Ja­ pon imparatorluk törenlerinde bir sancağın, İmparator'u kavminin "babası" olarak temsil eden kırmızı bir güneşi gösterdiğine, bir baş­ kasınınsa İmparatoriçe'yi kavmin "anası" olarak simgeleyen beyaz bir ay taşıdığına dikkati çeker.) Bu ağaç sırasına''.Ana-ak Çınar" adı verilir. Batısına dokuz ağaçlık başka bir grup doğusuna da yirmi yediden biri yerleştirilir; kuzeybatıya dört ağaçlık iki grup sıralanır ve her grubun ortasına bir masa konur. Bir masaya "Yaşayanların Yıkanma Tezgahı" (şamanın araçları) diğerine de ''.Adayın Yıkanma Tezgahı" adı verilir. Şimdiye kadar bahsi geçen tüm ağaçlara hay­ van derileri ve kurdeleler bağlanır. Ana Ağaç'la ev arasına yedi ağaç konur ve evin dört köşesine dört tane daha konur. Evin içinde, bir masanın üstüne içlerinde kaymak, tereyağı ve peynir olan tabak­ ların yanı sıra dokuz mumla içinde alkollü içkiler, süt ve çay olan dokuz tas konur. Tavandan bir kumaş sarkıtılır ve baca deliğinin içine bir huş ağacı yerleştirilir.57 Bu hazırlıkların ardından adayı kabul eden usta şaman kendi araçlarını getirir. Bu araçlar, arkasına asılı bir mızraktan ve yılan­ ları temsil eden kurdelelerin yanı sıra iki boynuzu olan bir demir kaptan, üstüne metal yüzükler
Celebesli Alfoorlar, doğum sırasında bebeğin ruhu doğar doğmaz kaçıp kaybolmasın diye anahtar deliğine kadar evdeki bütün delikleri dikkatle kapatırlar; duvardaki her yarık ve çatlağı sıvarlar. İçlerinden birinin çocuğun ruhunu yutmasından korktukları için evin dışındaki ve içindeki bütün hayvanların ağızlarını da bağlarlar. Aynı nedenle, evdeki herkes, hatta anne bile bütün doğum süresince ağzını kapalı tutmaya zorlanır. Çocuğun ruhu bunlardan birinin içine de kaçabileceğine göre burunlarını neden kapatmadıkları sorusuna verilen yanıt, soluk, burun deliklerinden alınmanın yanında verildiği için, ruh daha yerleşme fırsatı bulamadan dışarı atılabileceği oldu. Uygar halkların dillerindeki, "yüreğim ağzıma geldi" (have one’s heart in one’s mouth) ya da "canı burnunda" (the soul on the lips or in the nose) gibi deyimler yaşamın ya da ruhun ağızdan ya da burun deliklerinden kaçabileceği fikrinin ne kadar doğal olduğunu gösteriyor.
Sayfa 174·Kitabı okudu