Ben bu kitabı çok sevebilirdim. Ama özellikle yarısından sonra kendimi sürekli yazarın tercihlerini sorgularken buldum.
Hitler faşizminin sonuçlarını anlatan çok fazla metin okuduk, çok fazla belgesel izledik. Toplama kamplarını, savaş suçlarını, yıkımı, vahşeti bilmeyenimiz yok. Ama beni asıl düşündüren hep öncesi oldu: Bir toplum bu noktaya nasıl geldi? Sessizlik nasıl sıradanlaştı? Ve herkes iktidara boyun eğmişken bir avuç insan buna nasıl karşı çıkabildi?
Harro ile Libertas kuşkusuz bu soruların peşinden giden bir okura kollarını açan bir kitap. Özellikle ilk yarısında Nazi Almanyası’nı yalnızca tarihsel bir dekor olarak değil, insanların gündelik hayatlarına sızan bir atmosfer olarak kurabiliyor.Korkunun dile, ilişkilere, sessizliğe nasıl yayıldığını hissettirebiliyor.
Ama bir noktadan sonra kitabın baktığı büyük meseleler -faşizm, cesaret, ahlaki direnç- ilişkisel ayrıntıların gölgesinde kalmaya başlıyor. Direnişin trajik ağırlığını taşımak yerine, dramatik yoğunluğu az oldu bunun, azıcık romantik karmaşıklık katayım, diyor yazar.
Böyle kitaplarda insan ister istemez bir anlam ekonomisi arıyor.Eğer bir sahne dönemin ruhunu, direnişin bedelini, insanın kırılganlığını derinleştiriyorsa yerini buluyor. Ama bu kitapta okuru tarihin merkezinden çekip başka bir frekansa taşıyor bence. Hele de o ayrıntılar anlatıyı yalnızca ‘renklendirmek’ için kullanılmış gibi gelince.
Beni kitaptan uzaklaştıran ikinci şey ise tonundaki değişim.İlk yarıda kitap daha çok atmosfer, ahlaki çözülme,korkunun topluma yayılışı üzerinden ilerliyor. Yani merkezde bir toplumun ruh hâli var.
Ama ikinci yarıda yapı değişiyor.Ağlar,bağlantılar,gizli buluşmalar, şifreli ilişkiler…Bunları sırtını yasladığı asıl meseleden koparmadan anlatamamış bence yazar. Tarihsel-ahlaki bir anlatı okurken
Bu kitap güzeldi. Kitabın içinde Hz Yakub'un Hz Yusuf'u çok sevmesi nedeniyle kardeşleri Hz Yusuf'u kıskanır ve onu kuyuya atmaya karar verirler. Hazreti Yakup'u bir bahane ile kandırırlar ve onu kuyunun yanına götürüp gömleğini çıkarırlar ve kuyuya atarlar. Eve geldiklerinde ise Hz Yakup'a onu bir kurt yediğini söylerler ve bu Gömlek de ondan kaldığını söylerler. Hz Yusuf'u bir adam bulur ve onu köle pazarında satar. Suçsuz yere zindana atılır. Çok doğru sözlü birisi olduğu için herkes onu çok sever. Firavun bir gün rüya görür ve Hz Yusuf'a rüyasında anlatır. Hazreti Yusuf rüyasını yorumlar ve 7 yıl sonra rüyası gerçek olur. Firavun Böylece Hazreti Yusuf'u çok sever ve onu yardımcısı yapar. Buğday kıtlığı yaşadığı için bir gün kardeşleri buğday almaya gelir ve Hz Yusuf onları hemen tanır fakat Kardeşleri onu tanımaz. Hazreti Yusuf böyle güzel davrandığı için Hz Yakup Yusuf olduğunu düşünür ve kardeşlerini tekrar Mısır'a yollar. Biraz konuştuktan sonra gerçekten de Yusuf olduğunu anlarlar. Hz Yusuf onlara bir gömlek verir ve Hz Yakup'un gözlerine sürmesini ister. Bu gömleği gözlerine sürdükten sonra Hz Yakup'un gözleri açılır ve onun Yusuf olduğunu biliyordum der. Firavun Hazreti Yusuf'u çok sevdiği için Hz Yakup ve kardeşlerine çok güzel bir karşılama hazırlar. Hz Yusuf ve Hz Yakup kavuşunca ağlarlar Bunu gören insanlar da ağlar. Bence bu kitaptan çıkarılacak mesaj kimseyi kıskanmamalıyız. Kitabın dili sade idi Hz Yusuf'un hayatını merak edenler Bu kitabı okuyabilir.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Hepimizin duymaya en çok ihtiyacı olduğu cümle bu, değil mi sevgili anneler? Çocuklarımızı yetiştirirken en temel ve kritik konularda çelişkiye düşüyor; etrafımızdaki insanlardan yükselen binbir farklı "çatlak sesle" boğuluyoruz.
İşte bu kitap, tüm o kafa karıştıran seslere bir son verirken içimize adeta su serpiyor. Üstelik işin uzmanı bir anne olan Saniye Bencik Kangal’ın o dostane anlatımıyla, tam bir sohbet havasında!
Bu kitapla annelik serüvenimizin başında, yani hamilelik sürecimizde tanışacak kadar şanslıysak ya da minik yavrumuzun tüm ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra kendimize ayırabildiğimiz o kısıtlı, altın değerindeki zamanlarda; haydi, çaylarımızı veya kahvelerimizi tazeleyelim ve bu kitabı okuyalım
İşte annelik serüvenimizin her aşamasına dokunan başlıklar:
Korkma! Kucakla
Korkma! Güvenli Bağlanır
Korkma! Ağlar
Korkma! Kendine Zaman Ayır
Korkma! Uyur
Korkma! Alışır
Korkma! O Bir Kaşif
Korkma! Paylaşır
Korkma! Tanısın
Korkma! Bırakır
Korkma! Tuvalete Alışır
Korkma! Oyna
Korkma! Teknolojiye Sınır Koy
Korkma! Artık Okullu Oldu
Korkma! Cevapla
Korkma! Tekrar Oku
Korkma! Sınır Koy
Korkma! İletişim Engellerini Kaldır
Korkma! Özgüveni Gelişir
Profilimdeki linkten Instagram'a beklerim. Kitap incelemelerimin görsel ve video içeriklerini Instagram hesabımda paylaşıyorum.
On iki Mart Dönemi, yazarın yaşadıkları üzerinden ironik bir üslupla anlatılmış. Kısaca güler misin ağlar mısın türünden memleketim anıları şeklinde hatırlamak istediğim bir kitap.
Bir insanın hayatını mahveden gerçekten kötü insanlar mıdır, yoksa o kötülüğü gelenek, terbiye, kader ve namus adı altında normalleştiren toplum mu?
Peki, çoğu zaman kadınları her anlamda ezen erkekler midir yoksa erkeklerin kurduğu düzeni sorgulamadan kabul edip bu düzeni onlardan daha çok uygulayan kadınlar mı?
Herkese selamlar sevgili kitap dostlarım!
Orhan Kemal ’in El Kızı kitabını bitirdim. Kitabı bitirdikten sonra oturup uzun uzun ne hissettiğimi düşündüm. Çünkü ortada garip bir durum vardı. Bir yandan kitabı sevmiştim, bir yandan da içimde eksik kalan bir şeyler vardı…
Sanırım bunun en büyük sebebi beklenti.
Bazen bir kitabı okumadan önce o kadar çok övgü duyuyoruz ki daha ilk sayfayı açmadan zihnimizde kusursuz bir eser oluşturuyoruz. El Kızı da benim için biraz böyle oldu. O kadar çok övülüyordu ki kitabı elime aldığımda beni derinden sarsacak, uzun süre etkisinden çıkamayacağım, ağlatacak bir hikâye bekliyordum. Çünkü beni tanıyanlar bilir; kadının toplumdaki yeri, uğradığı haksızlıklar, aile baskısı, görmezden gelinen acılar gibi konular beni fazlasıyla etkiler normalde. Çoğu zaman böyle kitapları okurken karakterlerle birlikte üzülür, ağlar ve günlerce etkisinden çıkamam. Ama El Kızı bende farklı bir duygu bıraktı. Üzmekten çok sinirlendirdi. Hem de öyle böyle değil…
Bunun en büyük sebebi de hiç kuşkusuz Hacer Hanım’dı…
Uzun zamandır bir roman karakterine bu kadar sinirlendiğimi hatırlamıyorum. ( Masumiyet Müzesi Kemal beni böyle çıldırtmıştı en son :)) ) Kadın her konuştuğunda tansiyonum yükseldi desem abartmış olmam. Ama sonra fark ettim ki beni asıl öfkelendiren şey Hacer Hanım’ın kendisi değildi. Çünkü Hacer Hanım sadece bir karakterdi neticede...
Asıl öfkelendiğim şey, onun gerçek hayatta bu kadar çok karşılığının olmasıydı. Belki siz de
Ben nasıl bir kitap okudum arkadassss, içinde yok yok..
Sevgi, merhamet, acıma, inanç, kayboluş, yalnızlık, öfke, sessizlik, sevinç, huzur, umut..
Söyleyin bana kaç kitap tüm bu duyguları bağrında saklayabilir, kaç bahçe böyle çiçekleri gözlerinize serebilir, kac insan hepsini adım adım size sunabilir?..
Gözyaşlarıma hâkim olamadım.. arkada çalan "Rodrigo' nun gitar konçertosu" eşliğinde..
Meğer ne kadar acıkmışım duygu seline, beni boğacağını bile bile nasıl kulaç atmışım dalgalara, yine o suların yoğunluğunda nasıl da nefes alabilmişim, heyhat! Hayret..
Eseri okurken gözlerimin önüne gelen ayetlere ne demeli..
Tam sabrın tükeneceği yerde; "Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır." (İnşirah suresinin 5,6 Ayetlerinin yüreğime su serpmesi..
Eşlerin birbiri içinde uyumlarını gördükçe; aklıma gelen Rum süresinin 21. Ayeti..
"Kendileri ile huzur bulasınız diye size kendi cinsinizden eşler yaratması ve aranıza sevgi ile merhamet koyması da O'nun ayetlerindendir."
Kitabı okurken sanki boğulma riski sonrasında dalgalar beni kıyıya vurmuş, güneş tepeden kızıllığını göstermiş, ben kıyıda sırt üstü uzanmış, gözlerimi hafifçe kısarak güne bakıyorum.. derin ve aralıksız nefes alıyorum, ellerim kumların sıcaklığını okşarken yaşadığıma sonsuz hamd senâlar ediyorum, çünkü bu eserden kuru bir gözle, hafif kıvrılmayan bir dudakla, heyecanla atmayan bir kalple çıkamayacağınıza kefil olabilirim..
#Umut serisi denen bu eserin öncesinde yazarın Yusuf Yüzlü Demir Yürekli kitabıyla tanışmama vesile olan hayatıma soğuk bir kış günü ellerim soğuktan titrercesine usurken, ve çaresizce gözlerim boşluğu tararken güneş gibi doğan esraSultan'ıma çok teşekkür ederim.. kış soğuğunda güneşin değeri ne ise, ya da harlı bir odun ateşinin yüzüme vuran sıcaklığı ne ise, EsraSultan'ında küçücük çocuk
Asi ve MaviŞeyma Demir · Dokuz Yayınları · 2019594 okunma