• Mezhepsizlik demek, Resulullah efendimizin vârisleri olan âlimlere düşmanlık demektir. Suizan ve iftira demektir. Hadis-i şerifte, (Âlim Allah’ın güvendiği kimsedir, Resulullahın vârisidir) buyuruluyor.

    Kendisine güvenilmeyip dil uzatılan Hadika’nın sahibi kimdir?

    Hadika’nın sahibi Abdülgani Nablusi hazretleridir. Fıkıh, tefsir, hadis ve tasavvufta çok derin âlim idi. Yüzden fazla değerli kitap yazdı. Hadika kitabı, imam-ı Birgivi’nin Tarikat-i Muhammediyye’sinin şerhidir. Allah’ın güvendiği ve Resulullahın vârisi olan böyle bir âlim, kitabına tetkik etmeden, rastgele bir hadis alır mı? İmam-ı Gazali hazretlerine yapılan gaflet ve ihmallik iftirası bu zata da yapılıyor.

    Mezhepsiz Şevkani, Beydavi tefsirinde uydurma hadis olduğunu söylüyor. Zahir ve bâtın ilimlerinde kâmil dört mezhebin inceliklerini iyi bilen, derin âlim, veliy-yi-kamil, ârif-i billah seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri buyuruyor ki: Beydavi, tefsir ilminde, en büyük makama yükselmiştir. Her meslekte senettir. Her mezhepte önderdir. Her düşüncede rehberdir. Her fende mahir, her usulde bürhan, önceki ve sonraki âlimlere göre sağlam, kuvvetli ve yüksektir. Böyle derin bir âlimin tefsirinde mevdu hadis var demek, dinde derin bir uçurum açmaktır. Böyle sözleri söyleyenin dili, inananın kalbi, dinleyenin kulakları tutuşsa yeridir. Acaba, bu büyük ilim sahibi, mevdu hadisleri sahihlerinden ayıramaz mı idi? Yoksa, hadis uyduracak kadar ve böyle yapanlar için, Resulullahın bildirdiği ağır cezalara aldırış etmeyecek kadar Allah korkusu yok mu idi? Hadis ilminde müctehid bir âlim, bir âlimin sahih dediği bir hadise mevdu diyebilir. Bu, “Resulullah böyle söylemedi" demek değildir. Bu hadis benim usulüme göre hadis değil, uydurmadır; fakat başka müctehide göre sahih olabilir demektir. Farklı ictihadlar da aynen böyledir. Hadis-i şerifte, (Âlim ictihadında hata ederse bir, isabet ederse iki sevap alır) buyuruldu. İctihad ictihadla nakzedilemez ve Ehl-i sünnet âliminin kitabında uydurma hadis var denilemez.

    Sual: Tarihte Hadis uyduranlar olduğuna göre âlimlerin kitaplarında uydurma hadis yok mudur?
    CEVAP
    Hadis uyduranlar olmuş ise de, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında asla uydurma hadis yoktur. Çünkü onların her biri, (Âlimler, Peygamberlerin vârisleridir) ve (Âlimler, Allah’ın güvendiği kimselerdir) gibi hadis-i şerifler ile övülen büyük insandır. Hadis uydurmanın ve uydurma hadisi nakletmenin vebalinin büyüklüğünü bilirler. (Söylemediğim sözü hadis diye bildiren Cehenneme gidecektir) hadis-i şerifini nakleden o âlimler, kitaplarına nasıl olur da uydurma hadis alabilirler?

    Resulullahın vârislerine olan itimadı sarsmak için böyle iftira ediyorlar. Bir müctehid, başka bir müctehide hata ettin demez. Çünkü Mecelle’de (İctihad ictihadla nakzedilemez) buyuruluyor. (Madde 16)

    Dört mezhepte birbirinden farklı hükümler vardır. Fakat hiçbiri, diğerini sapıklıkla, hata etmekle itham etmemiştir. Çünkü hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
    (Âlimlerin farklı ictihadları rahmettir.) [Beyheki]

    (Âlim ictihadında hata ederse bir, isabet ederse iki sevap alır.) [Buhari]

    Hanefi ve Hanbeli’de gusülde ağzın içini yıkamak farz iken, Maliki ve Şafii’de farz değildir. Bunun için mezhebin birine doğru, ötekine yanlış denemez. Her müctehidin bir hadisten hüküm çıkarması farklıdır. Bir müctehidin sahih dediği bir hadise, başka bir müctehid mevdu diyebilir.

    Hadis ilminde müctehid bir âlim, bir hadise mevdu derse, diğer müctehidler buna sahih diyebilir. Çünkü mevdu diyen müctehid, bir hadisin sahih olması için lüzum gördüğü şartları taşımayan bir hadis için "Mezhebimin usulünün kaidelerine göre mevdudur" der. Yani bu sözün hadis olduğu bence anlaşılamamıştır, der. Yoksa "Bu söz, Peygamber efendimizin sözü değildir" demek istemez. Aynı hadis için başka bir müctehid sahihtir diyebilir. Sahih olduğunu söyleyen müctehid ötekine, "Peygamber efendimizin bu sözüne nasıl mevdu dersin?" demediği gibi öteki de, "Bu uydurma söze sen nasıl hadis diyebilirsin?" demez. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
    (Bu misalleri ancak âlim olanlar anlar.) [Ankebut 43]

    (Bilmiyorsanız âlimlerden sorun!) [Nahl 43]

    (Bunun hükmünü peygambere ve ülül-emre [âlimlere] sorsalardı, öğrenirlerdi.) [Nisa 83] [Âyet-i kerimede geçen ülül-emrin âlim demek olduğu tefsirlerde yazılıdır. Peygamber efendimiz de (Ülül-emr, fıkıh âlimleridir) buyurdu. (Darimi)]

    (Allah’tan en çok korkan ancak âlimlerdir.) [Fatır 28]
    [Allah’tan korkmak büyük mertebedir. Peygamber efendimiz (Allah’tan en çok ben korkarım) buyurdu. (Buhari)]

    (Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?) [Zümer 9]
    Hadis-i şeriflerde ise buyuruldu ki:
    (Âlimlere tabi olun! Çünkü onlar, dünya ve ahiretin ışıklarıdır.) [Deylemi]

    (Âlimler, kurtuluş yolunu gösteren birer rehber ve kılavuzdur.) [İ. Neccar]

    (Âlimler olmasaydı, insanlar helak olurdu.) [İ. Maverdi]

    (Bilmediklerinizi salih [âlim]lerden sorup öğrenin!) [Taberani]

    Mezhebe uymanın lüzumu
    Allahü teâlâ ve Resulü, âlimleri böyle överken, onların kitaplarında uydurma hadis olduğunu söylemek ne kadar çirkin iftira olur. (Uydurma hadis), bu sözü Allah Resulü söyledi diye iftira etmektir. Sıradan bir müslümanın bile hayalinden dahi geçiremiyeceği bu iftirayı, bir ehl-i sünnet âlimi hiç yapabilir mi?

    Eğer herkes Kur'an-ı kerimden hüküm çıkarabilseydi, hadis-i şeriflere, Eshab-ı kirama ve âlimlere ihtiyaç kalmazdı. Onun için Allahü teâlâ da, Peygamber efendimiz de âlimlere uymamızı emrediyor. İki hadis-i şerifin birbirine zıt gibi olduğunu gören, mezhebinin hükmüne uyar. Zaten müctehid olmayanın hadis-i şerifle amel etmesi, hüküm çıkarmaya kalkması caiz olmaz.

    Her müslümanın dört hak mezhepten birine uyması gerekir. Uymayanın mülhid olacağını imam-ı Rabbani hazretleri Mebde ve Mead kitabında bildiriyor.

    Dört mezhepten birine uymayan Ehl-i sünnetten ayrılır. Ehl-i sünnetten ayrılanın da sapık veya kâfir olacağı S. Ahmet Tahtavi hazretlerinin Dürr-ül-muhtar haşiyesinde yazılıdır. Abdülgani Nablüsi hazretleri de, (Bugün dört mezhepten başkasına uymak caiz değildir. Kur'an-ı kerimin manasını öğrenmek isteyen, Ehl-i sünnet âlimlerinin kelam, fıkıh ve ahlak kitaplarını okumalıdır!) buyuruyor. (Hadika)

    Ne söyleyeceklerini bile şaşırdılar
    Sual: Hadis düşmanları, (Bir hadise, bir âlim uydurma demişse, o hadise bin âlim sahih dese de, o hadis artık, damgayı yemiştir, onunla amel etmeyi içime sığdıramam) diyorlar.
    CEVAP
    Düşmanlık veya sapıklıklarından ne yapacaklarını, ne söyleyeceklerini bile şaşırdılar. Ağızlarından çıkanı kulakları duymuyor. Bir kâfir, bir casus müslüman görünüp, din adamı görünüp, (Kur’anı değiştirdiler, çok âyeti çıkardılar veya eklediler) dese, şimdi bunlar bu haine inanıp, Kur’an-ı kerimi de içlerine sığdıramayacaklar mı? Ona da mı damgayı yemiştir diyecekler? Acaba bunlar, ingiliz casuslarının kurduğu Vehhabiliği, Yahudilerin ortaya çıkardığı Rafiziliği içlerine nasıl sindiriyorlar?

    Bunlara soruyoruz, siz namaz kılıyorsanız, imam arkasında Fatiha okuyor musunuz? Şafiilerin okuması farzdır, Hanefilerin de okumaması vaciptir. Okursa tahrimen mekruh işlemiş olurlar. Mezhepsizler okuyoruz derlerse, Hanefi âlimlerine muhalefet etmiş olurlar, okumuyoruz diyorlarsa, o zaman Şafii âlimlerine muhalefet olur. Böyle namazı içlerine nasıl sindirebiliyorlar ki?

    Hadis ilminde müctehid bir âlim, bazı âlimlerin sahih dediği bir hadise mevdu diyebilir. Müctehidin böyle demesi; “Bu hadisi, Peygamber efendimiz söylememiştir" anlamında değildir. Bu hadis benim usulüme göre hadis değil, uydurmadır [sahih değildir]; fakat başka müctehide göre hadis sahih olabilir demektir. Farklı ictihadlar da aynen böyledir. Bana göre doğrusu bu der; fakat farklı ictihadda bulunan müctehide söz söylemez. Birinin uydurma [sahih değildir] demeye yetkisi varsa, ötekinin de sahih demeye yetkisi vardır. Bunun için hiçbir Ehl-i sünnet âliminin kitabında uydurma hadis olmaz. Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarına dil uzatmamalı ve onların kitaplarında uydurma hadis var sanmamalı, din cahili veya düşmanlarının oyunlarına gelmemelidir.

    Sual: Uydurma hadis olmaz diyorsunuz. Unutmayın bizim iki katımız olan Hıristiyan âlemi bile bir çok hadisin uydurma olduğunu söylüyor. Bu kadar insanları hiçe mi sayıyorsunuz?
    CEVAP
    Biz uydurma hadis olmaz demedik. Hakiki İslam âlimlerinin kitaplarında uydurma hadis olmaz dedik. Diğer yandan, İslamiyet’e inanmayan hıristiyanların, Peygamberimize, Kur’an-ı kerime inanmayan hıristiyanların, bazı hadisler hakkındaki sözlerinin ne önemi var? Sahih dedikleri hadis var mı ki? İkincisi Hıristiyanlar, bizim iki katımız kadar değil. Öyle bile olsa ne önemi var? Hıristiyanlardan sayıca fazla Çinli ile Japon var. Hepsi Budist. Bir sürü dinsiz insan da var. Hepsi Hıristiyanların iki katından fazladır. Ama Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
    (Yeryüzündeki insanların çoğuna uyarsan, seni Allah yolundan saptırırlar.) [Enam 116]

    Sual: Çelişkili hadislere bir örnek vereyim. Kur’anda Allah kullarına yapamayacakları hiçbir işi vermeyeceğini söylüyor. Buna rağmen sizin hadislerinize göre ise; Hazret-i Muhammed miraca çıktığında Allah ile namaz hakkında bir pazarlığa giriyor. Ümmetim bu kadarını yapamaz 50 vakit namaz sayısını azalt demiyor mu? Hiç böyle şey olur mu?
    CEVAP
    Bekara suresinin sonunda buyuruluyor ki:
    (Rabbimiz Bizden öncekilere yüklediğin gibi, bize de ağır yük yükleme. Rabbimiz, bize gücümüzün yetmeyeceği şeyi taşıtma.) [Bekara 286]

    Bu âyet de gösteriyor ki önceki ümmetlere çok ağır yükler yüklenmişti, Peygamber efendimizin hürmetine bu ümmete kaldıramayacağı yükler verilmemiştir, dileseydi öteki ümmetlere yüklediği gibi bize de yüklerdi. Bu Resulullahın ümmetine Allahü teâlânın bir ihsanıdır. Sonra 50 vakit emretse yapılamaz mı idi? Beş vakte indirildiği halde her Müslüman kılabiliyor mu? Beş vakti severek kılan 50 vakti de kılabilirdi. Ama kolaylık olması için beşe indirilmiştir. Bu husus Buhari ve Müslim gibi İslam dininin en sahih iki hadis kitabında bildirilmektedir. Pazarlığa girmiyor, bu senin gibi hadis düşmanlarının bir iftirasıdır. Allah’a yalvarıyor istirham ediyor, rica ediyor niye pazarlık kelimesini kullanıyorsun?

    Sizin hadisler diyorsun. Sen Müslüman değil misin, misyoner misin veya 19 cu musun? Sen hadislere inanmıyor musun? Kur’an-ı kerimde baştan sona kadar Resulüme uyun, Onun sözlerine tâbi olun buyuruluyor. Bir de niye Peygamber efendimiz demiyorsun da Hazret-i Muhammed diyorsun? Sen hangi dindensin?

    Sual: Hazret-i Musa’nın akıl vermesi ile, Hazret-i Muhammed’in Allah’tan böyle bir teklifte bulunması normal olabilir mi hiç? Çelişki değil mi?
    CEVAP
    Namazlarda olsun namazlardan sonra olsun Allah’a dua etmiyor muyuz? Ya Rabbi kazadan beladan koru diye dua etmiyor muyuz? Şunu ver bunu ver demiyor muyuz? Peygamber efendimizin de istemesi normal değil mi? Musa aleyhisselam tecrübesine göre tavsiye ediyor. Önceki ümmetlere çok ağır yükler yüklendiğini biliyordu. Bunun çelişki neresindedir? Sonra bu hadis-i şerif İslam tarihinde en kıymetli iki hadis kitabında vardır. Bütün İslam âlimlerinin onayladığı iki kitap. Asırlardır gelen bütün İslam âlimleri, bütün mezhep imamları bunu onaylamıştır. Ancak yeni türediler ve misyonerlerin oyuncakları buna itiraz etmişlerdir. Bunda itiraz olunacak ne var ki? Buna itiraz etmek bütün İslam âlimlerini bir kalemde silip atmak demektir. Halbuki Allahü teâlâ (Bilmiyorsanız zikir ehline = âlimlere sorun) buyuruyor. (Âlimler çok kıymetli insanlar) buyuruyor. Kendi aklını âlimlerin ilminden ve aklından üstün mü biliyorsun?
  • "Gilles Deleuze der ki:: “Sanat, direnendir: Ölüme, köleliğe, alçaklığa, utanca direnir.” Ahmet Arif sanatçı kişiliğiyle, şiiriyle bu tespitin vücut bulmuş halidir. "
    Şeyhmus Diken
    Sayfa 89 - İletişim Yayınları
  • Ahmet Arif deyince bir Hasretinden Pranganlar Eskittim şiiri düşmüyorsa nice yaşamışsın derim hafız. Şiirde hani der ya Ahmet Arif "üşüyorum kapama gözlerini" nasılda sıcacık sarıp sarmalıyor.

    Bu kitabın incelemesini okumadan ve okuduktan sonra yapmak istetim. Kalbim çarpıyor böyle aşk kokan sevda kokan bir kitaba gidecek diye elim. En mahrem sırlara erişecek olmak nasılda üpertiyor insanı.

    Leylim leylim... Nasıl bir kadındı ki bir düğüm olup verdi dağ gibi bir şairin gönlünde.

    Bir Anadolu şaiiri.
    Bir kaç dize bırakıyorum buraya
    Bilmiş,
    Bilsinler!
    Sana nasıl yandığımı...
    Dağlar,dağlat,hey...
  • 390 syf.
    ·9/10
    1920'nin Nisan ayında, Kafka'nın Milena'dan öykülerini Çekçeye çeviri yapmasını istemesi üzerine başlayan mektuplarla örülü bir aşk hikâyesidir.
    Kafka'nın ölümünden kısa bir süre öncesine kadar da devam eden bu yazışmaların temelini; Kafka'nın ümitsizlik ve çaresizlik dolu duygularının yanı sıra, Milena'nın eşine karşı olan sonsuz bağlılığı ile Kafka'ya karşı hissettiği yadsınamaz bir gerçeklikte olan duyguları oluşturur.
    Kafka mektuplarında, aşkın en kırılgan, en güçlü , en vazgeçilmez ve en zayıf hallerini gözler önüne serer.
    ...
    " Bana yeterince sevgi göstermediğini söylüyorsun ama orada oturmama izin verip karşıma oturmandan ve yanımda olmandan daha büyük bir sevgi ve saygı olabilir mi?
    İşte şimdi de ben seni koltuğa oturtuyor, yanımda ve dahası bana ait olmanın verdiği mutluluğu kelimeler, gözler, eller ve bu zavallı kalple nasıl içime alacağımı bilemiyorum.
    Yine de aslında sevdiğim sadece sen değilsin,
    daha fazlası;
    senin aracılığınla bana hediye edilen varlığım."
    ...
    sözleri ile sevilenin varlığıyla tatmin olmanın,
    ancak bu sevgi ile tamamlanabilmenin ve en nihayetinde onun varlığı ile öz benliğinin doyumuna, kendini deneyimlemenin hazzına ulaşılabileceğini hatırlatır.
    " Neden mektubunda ortak bir gelecekten söz ediyorsun Milena, hiçbir zaman olmayacak bir gelecek, yoksa bu yüzden mi bahsediyorsun bundan?
    Vaktiyle Viyana'da bir akşam seninle bu konuyu şöyle bir üstün körü konuşurken öyle bir duyguya kapılmıştım ki, sanki çok iyi tanıdığımız, yokluğunu çok hissettiğimiz ve o yüzden en güzel adlarla çağırdığımız birini arıyorduk ama cevap gelmiyordu; nasıl cevap verebilirdi ki, orada değildi, ufukta bile görünmüyordu."
    Kafka, aşkını yaşamaktan hayalini dahi kurmaktan korktuğu bir ilişkiyi mektuplarında cesurca yaşar ve yaşatır.
    "... İki insanın birbirini alması (evlenmesi) için tek bir mantıklı sebep vardır, o da birbirini almamasının imkansız olmasıdır."
    der Kafka mektuplarından birinde ancak sözü edilen tüm imkansızlıklar yaşanır.Milena'nın şu sözleri tüm bu imkansızlıkların yaşanmasının asıl destekçisidir.
    "... O zamanlar onunla Prag'a gitseydim; onun için ne idiysem o olarak kalırdım. Fakat buraya kök salmış gibiydim, kocamı terk edecek durumda değildim ve belki de, ölene kadar çilekeşliğin en ağır anlamına gelen bu hayatı yenecek gücü göstermek için fazla kadındım. Yine de içimde karşı konulmaz bir özlem var, yaşadığımdan ve yaşayacağımdan çok başka bir hayata karşı çılgınca bir özlem; çocuklu bir hayata, yeryüzüne çok yakın bir hayata... Ve bu benim içimde diğer her şeye galip geldi;sevgiye, uçma sevgisine, hayranlığa ve bir kez daha sevgiye.
    ..."
  • Gülmeyi unuttuğumuz yeryüzünde şair der ki:" Ve hep olmayacak şeyler kurarım.Gülünç, acemi çocuksu.Ahmet Arif
  • 214 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Ayla Yazgan kalemi sağlam yazarlardan biri. Her yazdığı roman bir öncekini aşıyor, ustalığın zirvesine doğru ağır adımlarla yükseliyor. Niye ağır adımlar? Çünkü altı ayda bir kitap hazırlayan yazarlar gibi değil o. Bir Elif Şafak, Orhan Pamuk, şu aralar müzikten ziyade edebiyata ağırlık veren Zülfü Livaneli gibi sürekli roman yazıp yayımlama gibi bir derdi yok. Az yazıyor, ama öz yazıyor. Özellikle Yaşam Yolu, Saltanat Ateşinde Enver ve son okuduğum Yıldızına Tırmanırken hiç eskimeyecek eserlerin dostları olup şimdiden klasikler arasında girdiler kanımca. Öykü kitaplarını ise hiç okumadım. Ama yine de öykülerinin romanlarının yerini tutacağını hiç sanmıyorum. Çünkü bence hiçbir öykü romanın tadını vermez, veremez. Öykü çabuk biter; roman ise uzun soluklu bir okuma süreciyle okuru etkisi altına alır, sarıp sarmalar, hayal gücü bağlamında diri tutar.
    Yazgan güzel yazıyor, sözcükleri yüreğinden süzerek döküyor kâğıda. Zorlama değil de içtenlikle yazılmış her kitabı benimsemişimdir, özümsemişimdir. Yazar ağlıyor mu, ben de ağlamışımdır; yazar gülüyor mu, ben de gülmüşümdür; yazar kızıyor mu, ben de kızmışımdır. Bu açıdan Yazgan yapmacık değil. O, kitapları sırf dikkat çeksin diye süslü ifadeler kullanan bir yazar değil. Seçtiği sözcükleri yaşamından damıtarak sunuyor okura.
    Kendisini çok abartıyormuşum gibi düşünebilirsiniz. Ama işin aslı öyle değil. Çünkü onu tanıyorum. Çalıştığım otelde kendisini birçok kez misafir ettik. Son geldiğinde Yıldızına Tırmanırken’i imzalayıp getirdi bana. Bu hediyesi kelimelerle anlatamayacağım kadar mutlu etti beni. O da beni pek sever, sağ olsun. Her gelişinde onunla konuşmak bana büyük bir zevk verir. Tane tane, ağır ağır konuşur. Onunla tanıştığım için kendimi bahtiyar sayarım hep. İnsanın karşısına böyle değer sıklıkla çıkmıyor. Çıksa da değerini bilmeyen umursamıyor zaten. Oysa ben ıskalamadım Yazgan’ı. Edebiyata ben de meraklı olduğum için mıknatıs gibi çektik birbirimizi. Aynı havayı soluyor, aynı dili konuşuyor, aynı dünyada yaşıyorduk. Yüreklerimiz ve ruhlarımız arasında kalın duvarlar yoktu. Yazgan benim için bir yıldız ve ben o yıldızın içime en hissiyatlı bir şekilde dokunan kalemini gönlümün bir yerlerinde hep saklamaktayım. Çevremde böyle insanların fazla olmadığını düşününce üzülüyorum. Keşke çevremde varlığından kıvanç duyduğum birçok yazar olsaydı.
    Yıldızına Tırmanırken’de Yazgan 60’lı yılları ve sonrasını işliyor. 12 Mart darbesine giden yolda neler yaşandığı, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının Türkiye Cumhuriyeti’nin tepkisini çeken çeşitli eylemleri, Deniz Gezmiş ve yakın arkadaşlarının yakalanıp idam edilmesi, bu idamlara Süleyman Demirel’in yaklaşımı, 12 Mart’ın arkasından gelen ve Türkiye’nin üzerinden silindir gibi geçen 12 Eylül darbesi yazarın hayal gücüyle de birleşince toplumsal gerçekçi yazarları merakla okuyan okurların hayli ilgisini çekecek dolu dolu bir roman çıkmış ortaya.
    Yazar 12 Eylül dönemini son sayfalarda birkaç cümleyle geçiştirmiş, bu dönemin üzerinde fazla durmamış. Romanını 68 gençliğinin eylemlerinden başlayıp 12 Eylül dönemini kapsayan süreyi temel alarak kurgulamış. (Zaten 12 Eylül dönemine de el atsaydı herhalde bir 213 sayfalık kitap daha çıkardı.) Ama tamamen kurgusal bir roman değil Yıldızına Tırmanırken. Özellikle romanın içine giren tarihsel olayların gerçek olduğundan şüphe etmiyorum. Romanda Aziz Nesin, Zeki Müren, Ahmet Arif gibi sanatçıların da isimleri geçiyor. Bu isimler gökkuşağı misali renk katıyor romana.
    Romanın ana karakteri Itır. Onun etrafında cereyan ediyor olaylar. Itır’ın yıldızına tırmanırken göğüslediği zorluklar, hayata tutunma gayretleri, hastalığının dayanılmaz ağırlığına rağmen yaşam yolundan sapmaması, başına ne gelirse gelsin ayağa kalkabilme becerisi gösterebilmesi romanın ana omurgasını oluşturuyor. Itır zaaflarıyla artılarıyla, hatalarıyla sevaplarıyla bir insan olarak kurgulanmış. Ne göklere çıkarılmış ne de yerin dibine sokulmuş. Ama güçlü bir kişiliğe sahip, hayattan vazgeçmeyen biri. Dopdolu, capcanlı bir hayatı var aslında, ancak acılarla bezeli yollarda yürümek kimi zaman yoruyor onu. (Gerçi sadece Itır için değil, herkes için aynı durum geçerli. Başarılı olabilmek için merdivenin basamaklarını tırmanmak şart. Olduğu yerde kalmak isteyenler düz yolda yürümeye mahkûmdurlar ve kendilerine sunulan hayatla yetinirler. Oysa düz yolda yürümek başarılı olmaya yetmez. Başarılı olmak için Itır gibi davranmalı, yetinmemeli elindekilerle. Küçük değil, büyük hedefler koymalı önüne.)
    60’lı yılların özgürlük ortamı 12 Mart darbesiyle bıçak gibi kesilir. Deniz Gezmiş ve arkadaşları yakalanıp idam edilir. Itır’ın eşi de radikal sol bir çizgiye kaydığı için 12 Mart’ın Türkiye’yi kasıp kavuran rüzgârından nasibini alır. Bundan dolayı romanda kimi zaman acıklı betimlemelerle karşılaşıyoruz. Itır’ın eşi Enver Aydın’a layık görülen davranışları hiç mi hiç hazmedemiyor okur. Aydın devletin komünist avına çıktığı dönemde kendi kurduğu kitapçıda yakalanıp hapse atılıyor. Sadece hapse atılmakla kalmıyor, çeşitli işkencelere de maruz kalıyor. Çıplak vücuda elektrik vermeler, buz gibi soğuk suda yıkamalar... Bu işkencelerin izleri tahliye olduktan sonraki hayatında da kendisini takip eder. Bu takip onu içten içe çürütür. Aydın hapishanede maruz kaldığı iğrençliklerden asla bahsetmese de işkencenin ağır tahribatı Enver’in hayatına mal olur. Böbrekleri iflas eder çünkü. Ayrıca doktorlar böbrek naklinin imkânsız olduğunu söylerler. Enver bir böbreği büsbütün iflas etmiş, diğer böbreği ise yüzde beş çalışır vaziyette kısa bir süre daha yaşar. Azrail onun canını almak için gün saymaktadır.
    İşkencenin izleri kolay kolay silinmiyor bedenden. Silinse bile hafızadaki izleri nasıl silinecek? En kötüsü de en zoru da bu değil mi zaten? İnsan maddi bir varlık olduğu gibi manevi bir varlık da aynı zamanda. Her insan bir ruh taşıyor ve ruhu zedeleyen her şey insanın maddi varlığını da zedeliyor, tehlikeye atıyor.
    İnsanı çileden çıkaran işkencelerden sonra Enver Aydın’ın intihar etmeyip hayata tutunması takdire değer. Elbette Itır da manevi destekçisi olarak onu hiçbir zaman yalnız bırakmıyor. Ne var ki Itır Enver’in hasta olduğunu sezemediği için pişmanlık duyuyor, hayıflanıyor.
    Itır’ın, annesi Nefise ile yıldızı hiç barışmıyor. O kadar uzaklar ki birbirlerine! Nefise kızını hiç sevmiyor, çoğu zaman azarlıyor, kızına hiç şefkat göstermiyor. Nefise, “el âlem ne der” kaygısıyla yaşayan bir kadın. Öyle ki Itır’ın panik atak hastalığını bile gizliyor meraklı komşularından. Sanki kızından iğreniyor Nefise. Bundan dolayı da Itır Nefise’ye karşı hiç yakınlık duymuyor.
    Itır’ın babasıyla arası Nefise’ye göre daha yakın. Gelgelelim o, karısıyla iyi geçinmeye çalıştığından karısının Itır’a karşı sevimsiz ve sevgisiz davranışlarına hiç tepki göstermiyor.
    Yazgan’ı az çok tanıdığım için Itır karakteriyle aslında kendini anlattığını düşünmem pekâlâ mümkün. Ne var ki anlatılan her şeyin bire bir gerçek olduğunun altına imza atacak kadar bilgi sahibi değilim. Ancak şu kadarını biliyorum ki eşi solcuydu ve işkence görmüştü. Yaşam Yolu kitabında da annesinden yakınıyordu. Yıldızına Tırmanırken de Yaşam Yolu’nu takip ediyor anne ile kızın yıldızlarının hiç barışmaması bakımından. Buradan anne ile kızın gerçek hayatta da birbirlerine karşı hep mesafeli davrandıkları, ısınamadıkları sonucunu çıkartabilmemiz mümkün. Yine de biz okurlar bir “paparazi” gibi değil, bilinçli bir okur olarak yaklaşmalıyız değerlendirdiğimiz kitaplara. Kitabın dışına çıkıp kitap dışı yorumlardan kaçınmalıyız. Kitabın sınırlarının içinde kalmalıyız. Dolayısıyla bizi ilgilendiren tek şey kitap olmalı.
    Sonuç olarak Ayla Yazgan dokunaklı, duygu yüklü bir roman kaleme alarak edebiyat dünyasında adının kolay kolay silinemeyeceğini kanıtlamış bizlere. Ben kendisiyle tanışma şerefine eriştiğim ve bu romanıyla onun ruhunun derinliklerine inebilme fırsatını yakalayabildiğim için kendimi bahtiyar sayıyorum.
  • Çiçek gibi insanların kalbini kırdınız.
    Bahçeniz bahar görmesin..