Milyonlarca insan tarafından yüceltilen bir kahraman bir gecede
aynı milyonlar tarafından terk edilebilir. Tarihte bunun
birçok örneklerini gördük. Çağunızda buna en belirgin örnek,
belki Çin Halk Cumhuriyeti ve Başkan Mao'dur. Neredeyse bir
gecede (ama ölümünden sonra) onun temsil ettiği her şey, (en
yakın destekçileri ve karısı dahil), yeni yönetim tarafından karalandı.
Dünyanın en kalabalık ulusu -bir milyar insan- da
bunu tümüyle onayladı. Çin'in politikasında ve yönetiminde
köklü değişikliklere tanık olduk. Daha önce fanatikçe el sallayıp,
kendilerinden geçerek Mao'nun Kırmızı Kitabı'ndan Özdeyişler
söyleyen aynı bir milyar insan, Mao'nun neredeyse
tam karşıtı olan bir lideri alkışlamaya başladı.
Ne kadar iyi ya da kötü
yaşanırsa yaşansın hayattaki hiçbir şey
başarısızlıktan daha öğretici, kederden daha
berrak değildir. Bize kazandırdıkları küçük,
değerli bilgelikle, korktuğumuz ve nefret
ettiğimiz düşmanlarımız olan acının ve
başarısızlığın bile var olma nedenleri ve var
olma hakları vardır.
Trene binmek için yaşanan o vahşi kargaşadan
sonra böylesi bir kibarlığı açıkçası sinir bozucu
bulmuştum. Birinin ayağı hafifçe başkasına
dokundu diye bu kadar nezaket gösteren
insanların birkaç dakika önce birbirlerini
camdan itmeleri bana oldukça ikiyüzlü gelmişti.
Şimdi, kalabalık bir trende yaptığım ilk
yolculuktan seneler sonra, o itişip kakışmaların
ve daha sonra gösterilen nezaketin tek bir
felsefeye, gereklilik doktrinine ait olduğunu biliyorum.
Trene binmek için göstermeniz
gereken şiddet ile sonrasında yolculuk mümkün
olduğunca iyi geçsin diye göstermeniz gereken
nezaket, birbirine denkti. Gerekli olan nedir?
Hindistan’da hakkında açıkça konuşulmayan
ama her yerde size hissettirilen,
kaçınamadığımız bir soruydu bu. Bunu
anladığımda, şehrin nüfuzlu insanlarının
gecekondulara göz yumması, trafiğin ortasında
serbestçe dolaşan inekler, sokaklarda dilencilere
gösterilen hoşgörü, bürokrasinin insanın elini
kolunu bağlaması, Bolywood filmlerinin
muhteşem hayal dünyası, kendi ihtiyaçları ve
acıları kendisine yetip de artan bir ülkeye Tibet,
İran, Afganistan, Afrika, Bangladeş gibi
ülkelerden gelen mülteciler gibi sosyal hayatın
kafa karıştıran birçok yönü aniden bir mana
kazandı.
Bazı havalandırmalar 25 dereceye sabitlenmiştir, bazılarıysa 20 dereceye. İnsanların mutluluk sistemleri de kişiden kişiye değişmektedir, l'den 10'a kadar bir ölçekte düşünürsek, bazı insanlar şanslı bir biyokimya sistemiyle doğmuştur ve mutlulukları 6'yla 10 arasında, zamanla 8'e sabitlenecek şekilde değişmektedir. Böyle birisi yabancılaşmanın hüküm sürdüğü büyük bir şehirde yaşasa, borsa çöküp tüm parasını kaybetse veya diyabet teşhisi de konsa mutlu olacaktır. Bazı insanlarsa 3'le 7 arasında değişen ve 5'te sabitlenen daha parçalı bulutlu bir biyokimyaya sahiptir. Böyle birisi sıkı ve sıcak ilişkilere sahip bir toplulukta olsa, lotodan milyonlar kazansa veya Olimpik bir atlet kadar sağlıklı olsa da, depresif kalır. Bu mutsuz kişi sabah 50 milyon dolar kazansa, öğlene kadar hem kanserin hem de AIDS'in tedavisini bulsa, öğleden sonra İsraillilerle Filistinliler arasında barışı sağlasa ve akşam da yıllar önce kaybolmuş çocuğuyla tekrar bir araya gelse de, 7 seviyesinin ötesinde mutluluk hissedemeyecektir. Bir şekilde, beyni mutluluktan uçacak şekilde yapılmamıştır.
Durup, ailenizi ve arkadaşlarınızı bir düşünün. Hepiniz başlarına ne gelirse gelsin görece mutlu ve neşeli kalan insanlar tanıyorsunuzdur, benzer şekilde dünya önlerine nasıl bir güzellik sererse sersin her zaman biraz asık suratlı kalan insanlar da. İşyerimizi değiştirince, evlenince, yazmakta olduğumuz kitabı bitirince, yeni bir araba satın alınca veya konut kredisi ödemelerimizi tamamlayınca, dünyanın en tepesinde gibi hissedeceğimizi zannediyoruz; oysa bunları başarınca her zamankinden daha mutlu olmuyoruz aslında. Arabalar satın almak veya romanlar yazmak biyokimyamızı değiştirmiyor.