"Şimdi hatırasız bir aşktı bu.Bütün yaşadıklarımı yok etmek için attım bütün defterlerimi ateşe.Kalbim kalmasaydı geriye,yaşanmamış bir aşk olacaktı bu.Kalbimi yakamadım.
Yalan düştü hikayenin orta yerine.Yalan ağırdı.Ve ben yalanı kaldıramayacak kadar hafiftim.Taşınabilecekten fazlasını vermezdi Rab,biliyordum ya,taşıdıysam da kaldıramadım.Yalandan başka ne düşseydi hikayeme Allah biliyor kaldıracaktım."
17. ve 18. yüzyıl Osmanlısı'nda padişahların,şehzadelerin,yeniçerilerin yaşamlarına,yaşanmışlıklarına konuk ediyor,büyülü İstanbul sokaklarında dolaştırıyor,derin bir deniz kokusu etrafı doldururken kimi zaman uzun yolculuklara çıkıyor,kimi zaman kaybı,saf korkuyu yaşıyor,saray koridorlarında yankılanan ayak seslerini duyuyor,tükenmeye mahkum bir aşkı okuyorsunuz satırlarda.Bir noktayla başlayan hikaye bin nokta oluyor,her noktayla zihniniz yeni bir simaya yer açıyor,yeni bir hikayeye ortak oluyor,kimi zaman birkaç mısrayla,kimi zaman sayfa sayfa bezenmiş hikayelerin bir izleyicisi oluyorsunuz.Karakterlerle ağlıyor,onlarla gülüyor,özlemi yüreğinizin en derinlerinde hissediyorsunuz.Yani yaşıyorsunuz.
Nedense kütüphaneye her gidişimde gözlerim o siması tanıdık kitapları arardı.Her daim Nazan Bekiroğlu'nun bir kitabını elime alır,konusunu okuduktan sonra üzerine düşünmeden ödünç alırdım.Onunla ilk yolculuğumuz Cam Irmağı Taş Gemi'de olduğu gibi.Bu sefer de öyle oldu.La:Sonsuzluk Hecesi,Nun Masalları ve Nar Ağacı'ndan sonra öykülerine,o tanıdığım satırlara duyduğum özlem öyle artmıştı ki ilk okuyacağım kitabın İsimle Ateş Arasında olacağını biliyordum.Nazan Bekiroğlu'ydu bu kitap.Baştan sona,karakterlerin cümlelerinden,betimlenen günlere tam olarak onun edebi kişiliğini görebileceğiniz bir kitaptı.Bilenler bilir yazarın eserleri her okunduğunda farklı bir hissiyat