Alp Akay

Alp Akay
Profil rahatsızlık verici veya inançlarınıza aykırı paylaşımların yapıldığı, gayet sıkıcı bir alandır. Ayrıca, takip etmeniz gibi takipten çıkmanız -karşılıklı olmak kaydıyla- da gayet normaldir. Keyifli okumalar!
Tarihin belli bir dönemini iktidarın "nokta-i nazar"ından yorumladığı için resmi tarih elbette eleştirilebilir. Ama bize kendi "gayriresmi" tarih yorumlarını önerenlerin yorumsal dürtüleri "resmi tarih"e karşı olmaktan çok başka nedenlere dayanmaktadır: Etnik köken, ailevi ve kişisel intikam duyguları, maddi ve manevi çıkarlar, siyasal ihtiras...
Sayfa 243·Kitabı okudu
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Üzerinde İspanya ve Portekiz'in bulunduğu yarım adaya İberik (İberya) yarımadası deniliyor. MÖ 1100 yıllarında Fenikeliler, İspanya topraklarında ilk yerleşim merkezlerini kurmaya başlamışlar. Romalıları, Keltler ve Yunanlar izlemiş. Daha sonra Kartacalıların egemenliğine girmiş. MÖ 202 yılında Romalılar, Kartacalıları İberik Yarımadası'ndan atmışlar. Roma İmparatorluğu bu tarihten itibaren İspanya'da birliği sağlamış. Fenikeliler geldikleri zaman burada çok tavşan yaşamaktaymış. Bu nedenle buraya "Tavşan ülkesi" anlamında "Hispanie" falan demişler. İspanya'yı Fenikelilerin elinden alan Romalılar da buraya İspanya demişler. Bu memlekette bir yığın tuzu kuru var elbette! Değirmene su öğütmeye giderler! İspanya diye bir ülke varmış ama İspanyol diye bir etnik grup yokmuş... Üstü kapalı olarak "Ülkelerin adı üzerinde yaşayan herhangi bir halkın adı olmasaydı" temennisi gizlidir. Siz böyle bir cümleyi "Türkiye'ye Türkiye denmesinden Kürtler rahatsız oluyor" yorumuyla okuyabilirsiniz. Yahu kardeşim, Türkiye'ye Türkiye adını Türkler vermemişler ki, ta ortaçağda Avrupalılar vermiş bu adı. Marco Polo (1254-1324) bile Türkiye diye yazıyor. Ne yapalım ki, kimi memlekete üzerinde yaşayan insanların ulusal adı verilmiş: Almanya, Rusya, Türkiye... Kimi memleket de üzerinde yaşayan uluslara adını vermiş: Kolombiyalı, Perulu... İlginç değil mi, son keşfedilen topraklar kendilerini keşfeden uluslara adını vermiş. Tarihte, Türkiye'nin güneydoğusu da aralarında olmak üzere Ortadoğu'nun bir coğrafi bölümüne Kürdistan deniliyor. Ama tarih boyunca Kürdistan adlı bir devlet olmamış. Bu nedenle tarih ile coğrafyayı karıştırmamak gerek.
Sayfa 240·Kitabı okudu
Orta ve işçi sınıflarının gelişimi, popüler müzik için yeni bir piyasa oluşturur. Müzik artık burjuvazi için sadece politik bir tehdit değildir; aynı zamanda bir kâr kaynağı haline gelir. Bunun üzerine iktidar, popüler müziğin ticaret dünyasına girişini dikkatlice düzenler. İktidar milliyetçi ve cumhuriyetçi burjuvazinin yatağı olan Opera’dan çekindiği gibi, şarkılar dinlemek ve dans etmek bahanesiyle halkın toplanabileceği yerlerden de rahatsızlık duymaktadır.
Ekonomik büyüme ile birlikte bütün XIX. yüzyıl boyunca ödeme gücü olan seyirci sayısı artar, konser sayısı ise adeta patlar. Fransa’da 1840’lı yılların müzik dergisi Le Menestrel, bütün konserleri bildirmesinin mümkün olmadığını yazmıştır. Gösteriler birbirleriyle rekabet halindedir: Her ay, hatta her hafta, Avrupa’nın en büyük şehirlerinde birçok halk konseri arasından seçim yapmak mümkündür. Bu da, gösteri taleplerine en iyi uyum sağlayan müzisyenlerin ayakta kaldığı bir seçim süreci başlatır. Önce yorumcu ve besteci, jonglör ve menestrel arasındaki fark genişler: Biri virtüözlüğünü, diğeri ise yaratıcılığını satmaktadır. Bir gösteri, sadece güçlü hisler duyulmasını sağlayarak izleyici çekebildiğinden gösteri de muhteşem olmak zorundadır; bu durumda besteciler, kendi kendilerine çalamayacakları partisyonlar yazmaya başlarlar. Enstrümanların üstesinden gelmek daha da zorlaşır: Piyanonun klavyesi genişler ve tuş sayısı seksen sekize ulaşır, yani 1817 yılında altı buçuk oktavı bulur.
1951’de Fred Goldbeck, yönetimle ilgili bir kitabında, orkestrayı bir geminin tayfasına, şefi de geminin kaptanına benzetiyor: “Diktatörlere robotlar gerekir, ama kaptanlara sorumlu denizciler lazımdır. Saldırı şefi arkadan hükmeder; yaylar yelkenleri çeker, timbalci diyen dümenci der. Sırası gelmişken söylemeli, bu durum ‘şefsiz orkestra’ların başarısızlığını açıklar: Kaptansız iyi bir tayfa, gerekirse bilindik karasularında yol alabilir; açık denizde beklenmedik şeyler olabileceğinden birinin komutanlık yapması ya da aşırı ve yıpratıcı bir dikkatle yol almak gerekir. Bizim kahramanımız, umarız ki, iyi cinsten olsun: Sek içip sağlam küfretmeyi bilen, ve biraz fazla kendini beğenmişlikle yolunu şaşırmayan her ölümlü gibi Tanrı’dan korkan biri.”