Belki de artık gitmek en iyisi...
Ona çok ihtiyacım olduğunu biliyordu, ağladığımı biliyordu, ama kalmamıştı. Gitmişti. Ben aynı şeyi yapmayacaktım. Gitmeyecektim.
Hayata Dair
Günümüzün en büyük hastalıklarından biri de insanların gamsız ve minnetsiz oldukça daha özel olduklarını sanmaları. Modern dünya insanlığa ne katmış ki bu noktada da doğru bişey sunsun. İnsanlığını yitiren, dolu olduğu zannedilen boş kafalar var. Anlayana sivrisinek saz, Anlamayana davul zurna az.
Yerleşik Yabancı
Kiminin dikenleri vardır, Katlanamaz üstüne. Hep dikine durur Delmemek için gövdesini. Kiminin yoktur bir tek kemiği, Doğrulamaz ayaklarının üstünde. Ona göre varsa yoksa kendisi, Dürülüdür ütülü bir mendil gibi. Ben eğilmem gündüz ama, Geceleri kanatırım kendimi. Ben bir söz söylediğim zaman, Kendine küçük bir pıtrak edinir. Çok sürmez anlar başına geleceği, Çarşılarda, pazarda ondan selam kesilir. Ben birini sevdiğim zaman, Göğünü durmadan genişletir. Ama herkes rahattır kozasının içinde, O sevgi artık kimsesizdir. Ölsem ayıptır, sussam tehlikeli; Çok sevmeli öyleyse, çok söylemeli.
Sayfa 47
Şiir
Çalakalem
«Ne geldi bu dil-i zâra gubârdan gayri / Ne gördü âyînemiz inkisârdan gayri» Hayata, insana ve kendime dair çok fazla yanılgı taşıdığımı fark ettim. İnsan, bir noktada kendisini yahut başkalarını suçlamaktan vazgeçtiğinde belki de ilk kez yaşamaya başlıyor. Sebebi ne olursa olsun, bir başkasının ayakkabılarıyla yürüyemediğin müddetçe onun yükünü, korkusunu ve mecburiyetini tam anlamıyla anlayamıyorsun. Anlayamadıkça yargılıyor, yargıladıkça öfkeleniyor ve sonunda hayatı taşınmaz bir yük gibi sırtında gezdiriyorsun. Fakat insanların çoğu kendi yaralarının içinden hareket ediyor. Kimi korkularından, kimi eksikliklerinden, kimi de hiç seçmediği yazgısının ağırlığından. Arzunun trajedisi diyeceğimiz, insanın kemiklerine heyûlâ gibi işleyen hazîn hissiyatın bütün hikâyesi belki de burada başlıyor. Çünkü onu olgunlaştıran şey, çoğu zaman onu yaralayan şey oluyor. «onu yaralar kıpırdatıyor / ve o sertelmektedir yaralardan» İnsan yalnızca yaralarından değil, iştihâsından da mustariptir. Nitekim ruhun en derin arzuları dahi tatmin edilmek için değil, insanı hareket ettirmek için vardır sanki. Ulaşmak için kalbini adadığı şeylere kavuştuğunda bile tuhaf bir eksiklik hisseder ve arzu, sahip olmakla değil, mahrum olmakla beslenir. İnsan eriştiği her menzilde yeni bir ufuk, sevdiği her şeyin ardında yeni bir hasret uğultusu duyar. Bu yüzden en büyük hayal kırıklıkları -eflâtûnî dahi olsa-, elde edemediklerimizden değil; elde ettikten sonra içimizde kalan boşluğu fark ettiğimiz anlardan doğar. «bitirdim sandığın vakit başladığını göreceksin» Belki de gönlümüzün kırık aynası inkisârın pençesinden bu yüzden kurtulamaz. Her arzu kendi vaadini taşır, her vaat kendi yıkılışını. İnsan bir hayalin peşinden koşarken kurtuluşunu arar; ona ulaştığında ise yalnızca yeni bir mahrumiyetin
1000Kitap
Yaygınmış
Hiç bir zaman sohbet etmekten hoşlanmamışımdır.
Sayfa 538·Kitabı okuyacak
Göreceğim adaleti bugün göremezsem, bir değeri yoktur nazarımda! Fakir Baykurt
Reklam
Reklam