• Serinin ikinci kitabınıda bitirmiş oldum. Valla bu kitapta Alinaya hem uyuz oluyorum, hem küfür ediyorum, hemde helal olsun kız sana diyorum. Ama çoğunlukla zayıflığından şikayet ediyorum. Malyene gelince onada biraz kızmıyor değilim ama adam haklı, sevgilisi normal değil kendini bostan korkuluğu sanıyor herif. Kitaba yeni bir karakter geliyor. Prens dediğimiz arkadaş. Adam zeki çapkın, ukala ve yardımsever. Tony Stark'ın büyülü dünya versiyonu. Ama Karanlıklar Efendisi... Sen nasıl bir psikopat sen nasıl bir .... neyse sakinim. Kitap akıcı arkadaşlar. Yağ gibi akıyor maşallahı var. Amma velakakin bir ara acayip sıkıldım. Kendimi hem Malyenin yerine koyuyorum hem de Alinanın yerine koyuyorum gene sıkılıyorum. Fakat sonlara doğru aksiyon aldı ve noluyo la kitap mı bitiyor demedim değil. Şuan 3. Kitabı baya baya merak ediyorum. Bakalım bizim saf, zayıf ama ne zaman ne yapacağı belli olmayan kızımızın maceraları ne olacak...
  • Düşüncelerim öyle hızlı akıyor ki ifade edecek zaman bulamıyorum.
  • “Çiçeği evrende bir eşi daha bulunmadığını söylemişti. Oysa işte bir tek bahçede bile ona tıpatıp benzeyen beş bin çiçek vardı!
    “Görse ne kızardı,” dedi kendi kendine. “Kim bilir nasıl öksürür kendine gülünmesin diye ölüyormuş gibi yapardı. Ben de ölmemesi için seve seve ona bakıyormuşum gibi yapardım. Çünkü aşağıdan almazsam gerçekten ölmeye kalkardı.”

    Bu cümleler Küçük Prens’in çiçeği için mi yoksa Uğultulu Tepeler’in Catherine’i için mi söylenmiş? Yazar, Küçük Prens’in gururlu çiçeğini alıp ona hayat vermiş. Hatta bir Heathcliff yaratıp onu da Küçük Prens gibi uzaklara yollamış. Herhangi bir adamın söylediği gibi; Emily Bronte, kadındır!
    Tanıştığım ilk klasiktir Uğultulu Tepeler. Ne şanstır ki en kaliteli kitaplardan biriymiş o da. Her okuduğumda yeni bir özellik katıyorum karakterlere, her okuduğumda hak verdiğim değişiyor, her okuduğumda daha da hüzünleniyorum. Bu kalite değildir de nedir? Eşsiz bir olay örgüsüyle birlikte karakterlerden öngörülemezlik akıyor. Hangi karakterin ne yapacağını bilemiyordum ilk başta, tahmin etsem bile yanılıyordum. Şimdi bile her okuduğumda yapılan hareketin amacını yeniden düşünüyorum, tartıyorum.
    Eşsiz bir aşk hikayesi barındırıyor kitap. Hani koskoca Gurur ve Önyargı kitabını bir pazarlama hilesi yaparak Aşk ve Gurur diye çevirmiş ya bazı yayınevleri, işte o kitabı yeren bu isim Uğultulu Tepeler’e nasıl güzel yakışırdı!

    “Linton’a olan aşkım ağaçların yapraklarına benziyor. Kışın gelip ağaçları değiştirmesi misali, zamanın da bu aşkı değiştireceğini çok iyi biliyorum... Ama Heathcliff’e olan aşkım toprağın altındaki kayalar gibi... Pek göremediğimiz ama gerekli olduğunu bildiğimiz kayalar.”
    Ah Catherine! Nasıl seviyorum her yaptığını, nasıl anlıyorum... Benim bile her okuduğumda kalbim bir Edgar’a bir Heathcliff’e gidiyor. Acaba o mezarda hangisine dönüksün kim bilir!

    İngiliz Edebiyatının en çarpıcı eserlerinden biridir Uğultulu Tepeler, tanışanlara ne mutlu. Kurduğum en garip ilişkiyi açıklayacağım son olarak; Heathcliff B-612’deki Küçük Prens’tir, Catherine ise oranın eşsiz çiçeği... Sönmüş yanardağlardır Edgar da, sönmüş ama hala önemli. Teşekkür ederim.
  • BİR İSRAF Kİ

    İsrafı bilmediğimiz yıllardı. Çöpe atılacak olan bir eşya, kırk parçaya bölünene dek kullanılırdı. Yağ tenekelerinden saksıların yapıldığı, annemin evin etrafını her mevsim mis gibi çiçeklerle donattığı, Ankara'nın ayazına karşı pıtır pıtır açan kasımpatılarına hayran olduğum yıllardı. İnsanların kibirden uzak yaşadıkları, bir kıyafetle en az üç çocuğun büyüdüğü, komşuların birbirlerine bir bardak yağı, iki yumurtayı ödünç verdiği yıllardı. Yaz tatilinde soluğu köyde aldığımız, ırgat olup ellerimizdeki eski çoraplarla nohut yolduğumuz, patozun başında genzimizi dolduran saman tozunu yuttuğumuz yıllardı. Onca zahmet sonrasında, evimizin önüne park ettiği traktörün kornasına basarak, kışlık mahsul getirdiğini ilan eden rahmetli dedemi bayram sevinciyle karşıladığımız yıllar. Tam dokuz çocuğu olan dedemin, her çocuğuna on çuval unu, hakla hakla nohut, mercimek, pirinç, buğday bıraktığı yıllardı. Üç ay çalışmanın getirisi koca bir kış yüzümüzü güldürür, karnımızı doyururdu. Her ürün sağlıklı, kaliteli, bir o kadar bereketli ve şifalı idi.

    İlkokul yıllarımda kâğıda kaleme olan muhabbetimden, israf etmezdim hiç artan defterlerimi. Kalan kâğıtları birleştirip, üst tarafından dikerdim. Kendi kendime dergi çıkarırdım. Hiç unutmam. Son kâğıda da kaşe vurur gibi biten bir ip makarasının arkasını mürekkeple boyayıp damgalardım.

    Bulduğum güzel resimleri yapıştırır, şiirler yazardım. Bir de son sayfayı boş bırakırdım "Sizden gelenler" köşesi olarak. Sanırsın Türkiye genelinde bir iş beceriyorum.

    Havam vardı. Dergi çıkartıyordum.

    Hemen her ay çalakalem yazdığım bir yazıyı muhakkak Türkiye çocuk dergisine gönderirdim. Sanırım en büyük lüksümdü o yaşlarda mahalleden sadece PTT için pazar durağına çıkmak. Teyzemlerin Türkiye gazetesine aboneliği, benim işime yarardı. Heyecanla beklerdim cumartesi gününü. Yeğenim Cumhur'la yarışırdık çocuk dergisini önce okumak için. Cumhur farklı bir çocuktu. Okumayı en az benim kadar çok severdi. Benden iki yaş küçüktü. Onların ekonomisi daha elverişli olduğundan aldığı kitaplarda hep gözüm kalırdı. Esirgemezdi hiç. Okuduğu kitapları bana da verirdi. Ahmet Günbay Yıldız'la daha on iki, on üç yaşlarımda o tanıştırdı beni. Kitap için ayıracak bir bütçem olmazdı benim. Olamazdı! Canım babacığım bir memurdu. Dört çocuk okutan bir memur. Ders kitapları bile zorlarken bütçemizi, benim keyfekeder okuyacağım romanlar için alacağım yoktu babamdan. Yıllar geçti. Azımsanmayacak yıllar... Belki yirmi yedi yıl öncesinden bahsediyorum. Babamda bir değişiklik yok. O şu an memur emeklisi.

    Cumhur'la ise iyi bir okur olma konusunda hâlâ aynı frekansta olduğumuzu daha iki gün önce attığı mesajla fark ettim. Birkaç kitap önerisinde bulunup, bir internet adresi atmış ve eklemiş "Abla, bugün kargo bedava, kaçırma" diye.

    Üslup ’da ilk yazımı yayımlamışlar... İşte bu mutluluk yıllar önceki dergi çalışmama, babama, Cumhur'a ve o yıllara götürdü beni.

    Ne güzel şeyler biriktirmişim meğer...

    Yüzümdeki gamzemi güzelleştiriyor geçmiş.

    Geçmiş bende geçip gitmemiş... Yaşadığımız yoksulluğun bile özlemini duyumsuyorum.

    Şimdiyi düşündüğümde ise pek iç açıcı şeyler gelmiyor aklıma... Yüzüm düşüyor. Gamzem küsüyor! Allah rahmetini yağmur gibi yağdırıyor da bir teşekkür eden çıkmıyor.

    Doyumsuz çocuklar... Doyumsuz gençler ümitsizliğe düşürüyor ister istemez! Üç yaşındaki, beş yaşındaki çocuk ne bilsin markayı. Annelerin marka aşkı, bilmem kaç numaralı komşusuyla yarışı, sosyal medyada beğenilme tutkusu bizi toplum olarak bir yerlere sürüklüyor. Markadan bihaber yaşarken çocuklar, ebeveynler farkında olmayıp kibri aşılıyor çocuklara. Çocuk on yedisine geldiğinde ise bilmem ne markadan başka giyinmem dediği ayakkabıyı alırken belki de artık söylenmeye başlıyor anne/baba.

    Bir borusundan lağım bir borusundan süt akıyor sosyal medyanın. İsrafı hayatımızda olağanlaştırıyor. İsraf paramızdan önce ailelerimizdeki muhabbeti tüketiyor! İsraf bizi sadece madden bitirmiyor! İsraf, sel gibi hayatımızı tarumar ediyor.

    Elif DEMİRCİ
  • Kaldırımın altında cinayetlerden, katliamlardan, sahipsiz cesetlerden, tuzaklardan, havaya uçan, uçuran, uçurulan hayatlardan oluşmuş, katılaştıkça katılaşmış, yanık kokan bir alaşım akıyor. Dünya kanıyor, çürüyor kaldırımın altında; kimse farkında değil. Kaldırımın üstünde oyunlar oynuyoruz; evlilik oyunları, para kazanma, kaybetme oyunları, tatile çıkma, dinlenme, yorulma, sevişme, hatta dünyayı değiştirme oyunları. En fenası, ?biz oyunun farkındayız? oyunu. ?Oynamıyorum, havlu attım,? deyip bunu pek güzel sahneye koyan, başkalarından, daha havlu atmamışlardan ya da hiç atmayacak olanlardan alkış bekleyenler de az değil. Onları görünce kimselere söylemeden ?söyleyecek kimse bırakmadan çevremde? sessizce havlu attım. Fark mı bu?
  • "Nedenini bilmediğim bir keder akıyor damarlarımdan.
    Kalbimin üstünde binlerce bıçak ağzı..."
  • Okuyun diyor, okuyun!
    Çünkü mürekkebin akmadığı yerde kan akıyor!

    Ali Şeriati