Eksik İnsanların Masası: Haklılıktan Sorumluluğa, Sığınaktan Dikkat Etiğine Bir Yolculuk İnsanlık düşüncesi, çoğu zaman büyük bir mimari inşa faaliyeti gibi işlemiştir. Filozoflar, kuramcılar ve sistem kurucular, insanı dünyadaki ağırlığından kurtaracak, ona bir "haklılık" zemini verecek veya varoluşun sancısını dindirecek görkemli kuleler inşa etmişlerdir. Ancak, bir insanın kendi zihniyle, vicdanıyla ve sorumluluklarıyla kurduğu ilişki üzerine yapılan bir sorgulama, bu kulelerin aslında birer sığınak olduğunu fısıldar. Adalet teorilerinden, devrim anlatılarına; geleneksel erdemlerden, modern aydınlanma vaatlerine kadar her büyük düşünsel yapı, insanın "yükünü" devretmesi için bir mekanizma sunar. Oysa gerçek bir düşünsel olgunluk, sığınak inşa etmekte değil, sığınakları birer birer sökmekte yatar. Sığınakların Çöküşü ve "Muafiyet" Mekanizması İnsan zihni, tarih boyunca eylemleriyle vicdanı arasındaki mesafeyi korumak için sürekli bir "muafiyet" arayışında olmuştur. Kimi zaman tarih, kimi zaman ulus, kimi zaman Tanrı, kimi zaman da mağduriyet veya bilim; sorumluluktan kaçışın meşru gerekçeleri haline getirilmiştir. "Ben üstüme düşeni yaptım, gerisi artık benim sorumluluğum değil," fısıltısı, her ideolojinin arka planında çalışan sessiz bir motordur. Bu yürüyüşün ilk aşaması, bu muafiyet mekanizmasını teşhir etmekti. İnsan, kendi haklılığının arkasına saklanarak başkasının acısını görmezden gelebilir; ya da kusurluluğunu bir mazeret olarak kullanıp eylemsizliği seçebilir. Oysa gerçek bir etik duruş, ne haklılığın arkasına saklanmayı ne de hatanın arkasına gizlenmeyi kabul eder. Ahlak, bir "aklanma sertifikası" değil, omza düşen payın devredilemez hamallığıdır. Bekçilikten Bahçıvanlığa, Atölyeden Masaya Düşünce, bu süreçte statik rollerden dinamik süreçlere
Felsefe
Gösteriş için kılınan bir namaz ruhu yüceltmez, yalnızca kusurları estetik bir sükûtun ardına gizler. İbadeti arınma değil, aklanma aracı olarak kullanan insan, vicdanıyla arasına görünmez ama derin bir mesafe koyar. En ağır çelişki de burada başlar: İnsan, Tanrı’ya yöneldiğini zannederken, aslında kendi kusurlarını meşrulaştırmanın incelikli bir yolunu inşa eder. Ve o noktada ibadet, yücelmenin değil; kendini kandırmanın en rafine biçimine dönüşür.
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Erbaa, Tokat iline bağlı bir ilçedir. Arapçada "erbaa" kelimesi dört anlamına gelir. Osmanlı arşivlerinde bulunan tarihî vesikalara göre 18. yüzyılın başlarından itibaren Kaza-i Erbaa'dan söz edilmektedir. Bunlar Sonusa, Karayaka, Taşabat ve Erek adlı dört nahiyenin meydana getirdiği bir idari yapılanmadır. Nahiyeler birleşmiş ve Erbaa ilçesi ortaya çıkmış. Arapça kelimelerle devam edelim. 1) #faal (Arapça faʿāl): Etkin. 2) #zaaf (Arapça żaʿf): Düşkünlük / İrade zayıflığı / (mecaz) Eksiklik, yetersizlik. 3) #kıraat (Arapça ḳirāʾat): Okuma / Kur'an'ı belli kural ve işaretlere göre okuma. 4) #cemaat (Arapça cemāʿat): Bir araya gelmiş, toplanmış insanlar / İnsan kalabalığı, topluluk / Bir dinden veya bir soydan olanların topluluğu. 5) #mutaassıp (Arapça mutaʿaṣṣib): Bağnaz. 6) #beraat (Arapça berāʾat): Aklanma. 7) #kanaat (Arapça ḳanāʿat): Elindekinden hoşnut olma durumu, yeter bulma, fazlasını istememe / Yetinme / Birine veya bir şeye karşı duyulan güven / Görüş. 8) #maarif (Arapça maʿārif): Bilgi ve kültür / Öğretim ve eğitim sistemi. 9) #şefaat (Arapça şefāʿat): Birinin suçunun bağışlanması veya dileğinin yerine getirilmesi için o kimseyle Tanrı arasında peygamberin yaptığı aracılık. 10) #saadet (Arapça saʿādet): Mutluluk. 11) #zanaat (Arapça ṣināʿat): İnsanların maddeye dayanan gereksinimlerini karşılamak için yapılan, öğrenimle birlikte deneyim, beceri ve ustalık gerektiren iş; sınaat, sanat / El ustalığı isteyen işler. İnşaat, itaat, müdafaa, matbaa, menfaat, saadet, taahhüt, ziraat, müracaat, icraat, maalesef, şaşaa, taarruz, maaş, müsaade, mütalaa vb. kelimeler de Arapçadan dilimize girmiştir.
Edebiyat
Daima hakli sebepler aranir aklanma yoluna gidilir ..! Ama doğru ama yanliş ..! Kaçmaz ..!
1000Kitap
Bazıları için din, sadece günah işleyince aklanma istasyonu. “Tövbe ederim nasılsa” diyorsan, senin tövben de alışkanlık.
Filistin'e Sevda-Yakına Sessizlik
Her zaman uzaktaki kavgaların daha cazip geldiğini fark ettiniz mi? Filistin… Ah, ne kadar da kolay değil mi, oradaki adaletsizliklere üzülmek, uzaktan fotoğraflara bakıp şiirler yazmak? Bir yanda Filistin'e sevda, diğer yanda gözünüzün önünde kaybolan hayatlara kayıtsızlık. İslamcı arkadaşlarım, sizi tanıyorum. Edebiyatı, şiiri, fotoğrafı seviyorsunuz. Filistin için adalet istiyorsunuz. Bunda bir sorun yok, tam aksine bu çok güzel. Ama gelin de bir konuşalım; Metin Lokumcu'nun hak ettiği adaleti ne zaman konuşacaksınız? Çorlu'da vagonlar altında can verenlerin hakkını savunmak neden bu kadar zor? Soma'da yerin metrelerce altında can veren işçilerin davası sizde niye yankı bulmuyor? Üstelik, bu olaylar burnunuzun dibinde oluyor, görgü tanıklıkları önce burada ama siz gözlerinizi Filistin'e çeviriyorsunuz. Peki ya 6 Şubat depremi? On binlerce can yerle bir oldu. Enkazın altından çıkarılan çocukların, kaybolan ailelerin acısı hala taze. Bu yıkımın arkasında sadece doğal afet yok, büyük ihmal, büyük adaletsizlik var. Yerel yönetimlerin, müteahhitlerin, denetimsizliğin sorumluluğunu neden konuşmuyorsunuz? Yıkılan binaların altında sadece insanlar değil, ülkemizin adaleti de kaldı. Ama siz, bu enkazın üstüne bakmaya bile cesaret edemiyorsunuz. Deprem bölgesindeki insanlar hâlâ berbat şartlarda yaşam mücadelesi verirken, adalet arayan sesler sessizliğe gömülürken, Filistin için yazdığınız şiirlerin hiçbiri Hatay'da, Adıyaman'da ve diğer illerimizde yankı bulmuyor. Şiir yazmak kolay, değil mi? Birkaç güzel mısra ile şarkılar ile Filistin'i kutsuyorsunuz. Ama yaşadığınız ülkede,adalet katledilirken kaybolan çocuklar babasız büyürken ses çıkarmıyorsunuz. Öfkeniz,üzüntünüz belirli bir otoritenin uygun bulduğu sınırlar içinde. Uzaklara adalet aramak kolaydır, çünkü