Kitabın başrolü Hasan... Hasan aslında tam olarak "içimizden biri" gibi durmasa da, bir yanıyla size çok tanıdık gelecektir. Hani sokakta yürürken göz göze geldiğimiz ama dikkat etmediğimiz, kendi halinde, biraz gizemli ve tekinsiz insanlar vardır ya; işte Hasan tam da o.
Hasan bir "kaçakçı". Ancak mesele sadece mal kaçırmak değil; o aslında hayattan kaçan bir adam. Zihni öylesine karışık ki... Ne tam köylü kalabilmiş ne de tam şehirli olabilmiş. İki dünya arasında sıkışıp kalmış bir ruh. Bu sıkışmışlık hissi, kitabı okurken sizin de boğazınızda bir düğüm oluşturuyor. Karakterin yalnızlığı o kadar somut ki, elinizi uzatsanız dokunacakmışsınız gibi hissediyorsunuz.
Attilâ İlhan bu kitabı kaleme aldığında henüz çok gençmiş, fakat satırları okurken sanki o sokakları yüzyıllardır adımlıyormuş gibi bir derinlik hissediyorsunuz.
Sinematografik Bir Anlatım: Kitabı okumuyor, adeta izliyorsunuz. Yazarın senarist yönü (Ali Kaptanoğlu takma adıyla yazdığı senaryoları hatırlayalım) burada kendini belli ediyor. Sahne geçişleri ve mekan tasvirleri tam bir film tadında.
Kitabın farklı bakış açıları üzerinden anlatılan hikâyenin Hasan, Yakup, Ayhan, Meryem ve Leon karakterleri çevresinde şekillendiğini görüyoruz. Ara sıra anlatıya 'Sokaktaki Adam' da dahil oluyor ve onun bölümleri eserin en etkileyici kısımlarını oluşturuyor.
Kasvetli ama Büyüleyici: Kitapta daima bir liman havası, gemi düdükleri, loş otel odaları ve dumanlı mekanlar hakim. İnsana sebepsiz bir hüzün yüklüyor ama bu hüzün rahatsız edici değil; aksine tuhaf bir keyif veren, derin bir melankoli.
Açıkça belirtmek isterim ki, eğer "Her şey harika olacak, kahramanımız dünyayı kurtaracak" tarzında bir hikaye arıyorsanız, bu kitap size göre olmayabilir.
Gerçekçilik: Bu eserde "hayat toz pembe değil" mesajı oldukça baskın.