Askerlerimizin ayağına giydirecek çarığımız bile yok..
Dönemin Sadaret Mektupçusu Ali Fuat Bey'in aktardığına göre Kör Ali olayının yaşandığı gün yani 7 Ekim 1908'de Kamil Paşa'nın konağında yapılan iftarı müteakip başlanılan Meclis-Vükela'da Kamil Paşa, Bulgaristan ile yaşanan kriz bağlamında ordunun askeri bir harekâta hazır olup olmadığını Harbiye Nazırı Ali Rıza Paşa'ya sordu. Ali Rıza Paşa ordunun ciddi eksikleri olduğunu "askerlerimizin ayağına giydirecek çarığımız bile yok" diyerek ifade etti. O gün Kamil Paşa bu gerçeği kabullendi ve bu mesele ikili arasında bir krize dönüşmedi..
Sayfa 61 - Kronik Kitap·Kitabı okuyor
Alıntı
Merhum Mahir İz Hoca insanları zemmetmekten çok çekiniyordu. Edebiyat Fakültesi bitirme tezimin konusu Yenişehirli Avni Bey'in divanı idi. Tezimi yönetecek olan Prof. Dr. Ali Nihad Bey yurt dışında bulunduğu için, okumakta ve anlamakta güçlük çektiğim kısımları sormak için hocama sık sık gitmek zorunda kalıyordum. Şâirin hayatı hakkında yazdıklarımı okurken içkiye tehlikeli bir şekilde mübtelâ olduğuna işaret etmiştim. Fevkalâde kızdı ve Avnî Bey'in bu zaafını bilmenin gençliğe ne faydası olacağını sordu; cevap veremedim. Bu yüzden İbnülemin Mahmud Kemal İnal'ın "Son Asır Türk Şâirleri" adlı eserini tenkid ediyor, meselâ "Ne lüzumu var efendim Ali Emîrî Efendi'nin ishale mübtelâ olduğunu yazıp bunu bir nükte mevzuu yapmaya?" diyordu. Kendisine, Ahmed Hamdi Tanpınar'ın İbnülemin merhum'u "Cihan Kaynanası" diye adlandırdığını söylediğimde gözlerinden yaşlar gelerek gülmüş ve her ikisinin ruhuna da Fatiha okumuştuk.
Reklam
Dinlenmek için çıktığı seyahatten Eylül sonlarına doğru daha yorgun ve bitkin olarak Kahire'ye döndü. Damadı Muhittin Bey'e yazdığı 27 Eyül 1935 tarihli mektubunda, "Ben çok ihtiyarladım, çok zayıfladım. Hiç dermanım yok. Tebdil-i havadan hiç müstefit olamadım. Bakalım Allah ne gösterecek?" diyecektir¹⁸⁶. Aralık 1935'te çekilen bir fotoğrafını Abbas Halim Paşa'nın kızı Prenses Emine Hanım'a gönderirken arkasına şunları yazacaktır: Şu serilmiş görünen gölgeme imrenmedeyim... Ne saadet, hani ondan bile mahrumum ben. Daha bir müddet eminim ki hayatın yükünü, Dizlerim titreyerek çekmeye mahkumum ben. Çöz de artık yükümün kördüğüm olmuş bağını, Bana çok görme, İlâhî, bir avuç toprağını!.. Muhtemelen aynı fotoğrafı bir başka dostuna gönderirken arkasına başka bir kıta yazacaktır. Bunlar ölümün ayak seslerini duyan şairin kendisiyle son latifeleşmeleri, dostlarına son işaretleri gibidir: Hepsi göçmüş, hani yoldaşlarının hiçbiri yok! Sen mi kaldın, yalınız kafileden böyle uzak? Postu sermekse merâmın yola, serdirmezler; Hadi, gölgenle beraber silinip gitmene bak. Memleketine olan hasreti iyice artmıştı. Mısır'da ölmekten, orada kalmaktan da korkuyordu. Nihayet 1936 yaz başında (17 Haziran) İskenderiye'den bindiği vapurla İstanbul'a döndü. Tabiri caizse naaşını alıp vatanına gelmişti. Eşref Edip'in naklettiğine göre karşılayanlardan birinin "nasılsınız Üstad?" sorusu üzerine. "İşte gördüğünüz gibi, canlı cenaze" diyecektir¹⁸⁷. Karşılamaya gelenler, muhtemelen takipten çekindikleri için iki elin parmakları kadardı. Orada bulunanlardan biri, o yıllarda Askeri Tıbbiye talebesi olan Fethi Tevetoğlu anlatıyor: "17 Haziran 1936 Çarşamba günü, bir Mısır-İngiliz kumpanyasına ait, Mısır bandıralı, beyaz renkli Muhammet Ali el-Kebir gemisi ile Galata Rıhtımı'na yanaşmıştı. Geminin
Sayfa 137 - İstanbul Zaim Üniversitesi Yayınları
Tarih
Mütareke sonrasında İstanbul peşpeşe müdahalelere uğruyor ve işgal ediliyordu. İşgal kuvvetlerinin öteye beriye astıkları onur kırıcı pankartlar şairin oturduğu Çengelköyü civarına kadar gelmişti. Şaşkınlıktan, şartların iyice kötüleşmesinden ve ümitsizlikten manda idaresini savunacak kadar savrulanlar veya düşmanla ittifak yollarını arayanlar bile türemişti. Said Halim Paşa, Abbas Halim Paşa, Süleyman Nazif gibi Akif'in yakın olduğu bazı zevat İngilizler tarafından payitahttan apar topar alınıp Malta'ya sürgün edilmişti. Necit seyahatindeki arkadaşı Kuşçubaşı Eşref de Malta'da sürgündü... 16 Mart 1920 günü hilafet merkezi İstanbul'un doğrudan ve müstevli askerlerin rencide edici nümayişleriyle işgal edilmesi ve halife-padişahın âdeta göz hapsine alınması Akif için Milli Mücadele'ye katılmak için daha köklü kararlar almasına sebep oldu. Şeyhülislamlık'ın yayınladığı 11 Nisan 1920 tarihli Milli Mücadele aleyhtarı sert fetvadan birkaç gün sonra Eşref Edip'e, "Artık burada duracak zaman değildir, gidip çalışmak lazım. Bizim tarafımızdan halkı tenvîre [aydınlatmaya] ihtiyaç varmış. Çağırıyorlar [rivayetlere göre davet Mustafa Kemal Paşa'dan Ali Şükrü Bey vasıtasıyla gelmiştir]. Mutlaka gitmeliyiz. Ben yarın Ankara'ya hareket ediyorum. Hiç kimsenin haberi olmasın. Sen de idarehanenin işlerini derle topla, Sebilürreşad klışesini al, arkamdan gel. Meşihat'tekilerle de temas et, Harekât-ı Milliye aleyhinde [yeniden fetva çıkarmak gibi] bir halt etmesinler" diyecek ve oğlu Emin'i yanına alarak Üsküdar Özbekler Tekkesi üzerinden Ali Şükrü Bey'le gizlice yola çıkacaktır. Sabah erkenden yolcuları evden yola koyan Ömer Rıza'nın beyanına göre yanına aldığı tek şey Celâleyn tefsiridir¹⁵⁹. Coğrafi konumu sebebiyle hem bir şekilde toplanan/teslim edilmeyen silahların kaçırılması hem
Sayfa 122 - İstanbul Zaim Üniversitesi Yayınları
Tarih
Atatürk’ün anne ve baba tarafı Balkanlar’a yerleştirilmiş Yörük Türkmenlerdendir. Ali Rıza Bey ile Zübeyde Hanım evlendiklerinde babası 31, annesi 14 yaşındaydı ki o dönemde 14-15 yaş kızların evlilik çağı kabul edilmekteydi. Ali Rıza Bey 42 yaşındayken Mustafa doğmuştur. Bu durumda babası Ali Rıza Bey 1886’da vefat ettiğinde Mustafa Kemal altı-yedi yaşlarında olmalıdır.
1000Kitap
Ali Rıza Bey: – Dünya değişti. Dünya ile çocuklarımızın da değişmesini bir dereceye kadar anlıyorum. Fakat sana ne olduğunu, senin niye bu kadar değiştiğini bir türlü anlayamıyorum.
Sayfa 99·Kitabı okudu
Reklam
Reklam