Okumak, bu sebeple öylesine kaçınılmaz görünür insana: Insanın kendi benligini okuması, hayatı okuması ve dünyayı okuması bununla bağlantılıdır. Gerçekliği alımlamayla ve harflerle işaret edilebilecek sayısız olanakla ilgili bir mesele dir bu. Okuyan kişi hiçbir koşulda şimdiki zamanın görünüşteki doğallığına, olağanlığına bağlı kalmaz. Okuma, zihinsel düzlemdeki dokunuşun gücüyle ona uçsuz bucaksız bir tefekkür alanı açar. Insan okuma sayesinde, salt imkân olarak içinde dertop vaziyette duran potansiyelini yumak gibi açar. Bunun önemli bir kısmı, öteden beri okumayla baglantılı olan eğitimle ilgilidir. Okumuşluk da başka bir şey degildir. Hayatın imkânlarını okumayla kendine açmak ve sorularla cevapları, problemlerle çözümleri ortaya koyup sinayarak düşünmenin ve var olmanın ufkunu genişletmek.
Norobiyolojik açıdan okumak sinapsların oluşumunu tahrik eder, sinapsların yardımıyla da, kendi başına düşünemeyen nöronlar birbirine dokunur. Beyindeki geniş bir baglantılar ağı, tasavvurlardan oluşan iyice dallanıp budaklanmış bir kök sistemi meydana getirir, insan düşünsel olarak serbestçe dolanabilir onun içinde. Sorularına cevaplar bulur, ötekilerle ve verili olandan başka şeylerle çok katmanlı ilişkiler kurabilir. Okumadan sonra, başka bir mekândan dóner gibi kendine geri döner insan, hem aynı kişi olarak kalir hem de tam olarak aynı kişi değildir. Bir kitabın onu ve hayatına yaptığı "tesirden" bahsedilir o zaman. Okumanın dokunuşu, onun varoluş tarzını yeniden biçimlendirmiştir.
DUA
Bıçak soksan gölgeme,
Sıcacık kanım damlar.
Gir de bir bak ülkeme:
Başsız başsız adamlar...
Ağlayın, su yükselsin!
Belki kurtulur gemi.
Anne, seccaden gelsin;
Bize dua et, emi!
(1944)