Sonra bir gün, hiç işaret vermeden aralarındaki uçurumun üzerine bir köprü kuruldu; bunun sonrasında o boşluk varlığını sürdürmekle beraber artık küçülmüştü. Kocaman, lezzetli, koyu şarap rengi suyu olan vişnelerden yiyorlardı. Ruth ona “Prenses” şiirini okurken Martin’in gözüne, kızın dudaklarını boyayan vişne suyu koyusu ilişti. Bir anda kızın bütün dahiliği paramparça oldu. O da topraktandı netice itibariyle, Martin’le ve topraktan meydana gelen herkesle birlikte aynı yasalara tabiydi. Onun da dudakları Martin’inkiler gibi ettendi, vişnenin suyu kendi dudaklarını nasıl boyuyorsa, onun dudaklarını da öyle boyuyordu. Bu durum dudakları için geçerliyse her tarafı için geçerliydi. Kadındı o, bütün kadınlar gibi bir kadındı. Aniden gelmişti bu fikir. Martin’i afallatan bir keşifti. Sanki güneşin gökten düştüğünü görmüş, sanki taptığı masumiyetin kirlendiğine tanık olmuştu. Sonra bunun önemini kavradı; yüreğinin deli gibi çarpmasıyla birlikte başka âlemlerden inmiş bir ruh olmayan, vişne suyuyla dudakları boyanan herhangi bir kadın olan karşısındaki şu kadınla âşıkların oyununu oynamaya cesaret etti. Kendisi bu düşüncenin cüreti ve küstahlığı karşısında titrerken ruhu şarkılar söylüyor, zafer çığlıkları atan aklı onu rahatlatarak haklı olduğuna ikna etmeye çalışıyordu. Ondaki bu değişim bir şekilde Ruth’a geçti, okumasını kesti, dönüp Martin’e baktı ve gülümsedi. Martin’in gözleri Ruth’un gök gözlerinden ağzına kaydı; dudağındaki vişne boyası çılgına çevirmişti onu. Kolları, eski umarsız hayatında yaptığı gibi sarmak için bir anda kıza uzandı. Kız da ona meylediyordu sanki, onu bekliyormuş gibiydi; ama Martin, bütün iradesiyle savaştı ve kendini geri çekti. Ruth, “Şiiri takip etmiyordunuz,” diye dudak büktü. Karşısındakinin sersem halinden keyif alarak gülen kızın içten