Ah, benim zavallı Endülüs'üm! Ah, benim kanlı Endülüs'üm! Ah, benim kimsesiz Endülüs'üm!..
Meğer Endülüs neymiş böyle, ne vahşetlere dayanmış yürek kaldırmaz.
İlk kısımda siyasi tarih hakkında bilgi alıyoruz. O kısımların bilgisi biraz sıkabiliyor ama bırakılmamalı! Vicdanı sızlatacak, dizleri dövündürecek, yürekleri dağlatacak sayfalar ileride.
Musevilerin, Hristiyanların ve Müslümanların bir arada yaşadığı bereketli bir toprak, cennetin dünyadaki tecellisi âdeta. Hristiyanların komutasındayken Yahudilerin insan yerine bile konulmadığı pislik içinde yüzdükleri bir yer. Sonra adını dağlara taşlara kazıtacak, tarihin altın sayfalarına geçen o zirve kişilik gelecek ve huzuru getirecek. Onu bugün bütün dünya tanıyor: Tarık bin Ziyâd.
Orta Çağ bataklıkta yüzerken Müslümanların komutasında olan Endülüs, bir güneş gibi bir yıldız gibi parlıyor. Bilim, sanat, musiki aklınıza gelebilecek her dalda zirve. Adım başı cami, medrese, kütüphane, hamam görülen caddelerin parladığı, Endülüs. Bir rahibenin "inci" diye bahsettiği Endülüs. İnsanlar öyle kitap okumaya düşkün ki hangi işle meşgul olursan ol, kitap okumayanlar kendilerini aşağılık görüyorlar, sokağa çıkmaya utanıyorlar. Yöneticilerin içinde binden fazla kitabı barındırdığı şahsi kütüphaneleri var. Kitaplar; elmaslar, yakutlar, zümrütlerle süslenmiş kalıplarda muhafaza ediliyor. Mimarisine gelince öyle basit, bugünkü gibi zevksiz mabetler gözünüzün önüne gelmesin. Taşları nakış nakış işlemişler bir dantel gibi. İslam'ın o nuru, zarafeti tecelli etmiş, âşık olmamak elde değil. Öyle ki Alhambra Sarayı'nın güzelliğine kapılan Hristiyan yönetici, yeni saray inşa ettirip ona benzetmeye çalışıyor. İşçilerin çoğunluğunu Müslümanlardan oluşturup yaptırıyor. Müslüman işçiler Ayetler yazıyorlar içine, tabii bunu fark edecek zekâ