Svendsen bu kitabında yalnızlığı sadece hüzünlü bir "kimsesizlik" hali olarak değil, modern insanın kaçınılmaz bir varoluşsal durağı olarak masaya yatırıyor.
Kitabın en başında o meşhur ayrımı yapar: Yalnızlık (Loneliness) ve Tekbaşinalık (Solitude).
Yalnızlık: Bir eksikliktir. Bir başkası tarafından görülmeme, duyulmama ve o "şekerli acıyla" baş başa kalma sancısıdır.
Tekbaşinalık: Bir tercihtir. Kişinin kendi kalbini bir liman belleyip, o sessizlikte dinlenme halidir. Svendsen’e göre bu, bir lükstür ve ancak güçlü ruhlar bu "hiçlikte" kaybolmadan durabilir.
Kitabın en çarpıcı kısımlarından biri, yalnızlığın sosyal bir "arıza" değil, bir güven meselesi olduğudur. “Yalnız insan, başkalarına güvenme yetisini değil, aslında kendine güvenme yetisini kaybetmiştir.”
"Başkalarıyla kurduğumuz o şeffaf mesafeler aslında birer savunma mekanizmasıdır. İnsan, kendi 'mağmasıyla' barışamadığı sürece, her limanı bir bataklık sanma eğilimindedir."
Bu durum, modern hayatın getirdiği o "onaylanma açlığını" ve 1000Kitap gibi platformlardaki sığ cıvıklıklarını da açıklıyor. İnsanlar kendileriyle kalamadıkları için, başkalarının gürültüsünde yok olmayı tercih ediyorlar.
Yalnızlık Bir Sorumluluktur: Yalnızlığı kurbanı olduğumuz bir durumdan ziyade, üstlenmemiz gereken bir sorumluluk olarak görür. Eğer kendi sessizliğimizde barınamıyorsak, bir başkasının sessizliğine nasıl omuz olabiliriz ki?
Kitap, aranan "iç huzur" ve "hiçlik" kavramlarına dair şu "salt gerçek" uyarıyı yapar: Yalnızlık, kendinle baş başa kaldığında kimi bulduğunla ilgilidir. Eğer içeride bulduğun kişi seni ürkütüyorsa, her kalabalık bir kaçış; eğer o kişiyle barışıksan, her sessizlik bir sığınaktır.
Sonuç:L. Svendsen bize şunu hatırlatıyor: Sevgi ve dostluk, iki yalnızlığın birbirini selamlamasıdır; birbirini yok etmesi