Peki biz kimiz?
Puan vermedi·160 syf.··
Beğendi
·
2026 48. kitabı
Harika bir kurguyu 1907 yılı gibi Amerikan halkı için zorlu dönemlerden biri olan yıllarda evrim üzerine yapılan çalışmaların aşırı yaygın olmadığı böylesi bir dönemde evrim hakkında okumalar yapıp hazırlamış. Kitap gayet basit bir akış içerisinde kısaca özetlenebilecek olaylar üzerinden ilerlemekte. Ancak bu basitlik zaten çok öncelerden atalarımızın basit ve hayatta kalma üzerine kurulu yaşamına güzel bir örnek olmuş. Akış içerisinde sıkıcı bir bölüm olmadı. Kızılgöz gibi karakterlerin hala aramızda olması ise biraz moral bozucu.
Alter Ego
Âdem'den ÖnceJack London · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202526bin okunma
Puan vermedi·344 syf.··
2026 41. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 04 Haziran 2026 17:34
OL MA DI Kamera bir anda okulun “Mean girl”lerine yönelir. Hani şu çevrelerindeki herkesten farklı görünen; güzel, zengin, kusursuz ve adeta bir bebek gibi özenle yaratılmış kızlara. Korku filmlerinde, gençlik dizilerinde ya da herhangi bir popüler kurguda bu kız grubunun hiç de güven vermeyen bir yapıya sahip olduğunu biliriz. İnsanlar onların çevresinde olmak ister ama hikâye ilerledikçe genellikle en karanlık sürprizlerin onların arasından çıktığını görürüz. Aslında bu, kurgunun en temel ve en zayıf şaşırtma yöntemlerinden biridir. Bir böcek görünce çığlık atacak kadar kırılgan görünen karakterlere cinayetler işletmek, onları karanlık ve kanlı olayların merkezine yerleştirmek yıllardır kullanılan bir anlatı tekniğidir. Mona Awad’ın Tavşan adlı romanı da tam olarak Dark Academia diyebileceğimiz bir atmosferde geçiyor. Romanın başkahramanı Samantha, Warren Üniversitesi’nde yaratıcı yazarlık eğitimi alan bir öğrenci. Samantha bulunduğu çevrede eğreti duran bir karakter; oraya ait değil. Bu aidiyetsizlik hissini özellikle ‘’Tavşanlar’’ üzerinden görüyoruz. Kitabın ‘’Mean Girl’’leri birbirlerine Tavşan olarak seslenirler. Türkçeye çevriminde kulağı tırmalasa da İngilizce aslı ‘’Bunny’’ oldukça sempatik bir artikülasyon yaratıyor. Ne demiştik? Bu tür karakterler kurgulanırken genellikle bir bebek gibi tasarlanırlar: zararsız, şirin, tatlı ve sempati uyandıran figürler olarak karşımıza çıkarlar. Tam da bu yüzden onların içinden çıkan karanlık taraf okur üzerinde daha büyük bir etki yaratır. Eğer Samantha’nın bu karakterleri kendi zihninde yarattığını, hatta onları birer kurgu karakter olarak inşa ettiğini kabul edersek romandaki bazı detaylar daha anlamlı hâle geliyor. Karakterlere sürekli bebeksi kıyafetler giydirmesi, saçlarını çocuklar ya da porselen bebekler gibi
TavşanMona Awad · İthaki Yayınları · 2024748 okunma
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
Gri Çuvalların Altında Ezilen Ömrün Sabaha Karşı Sönen Son Işığı
10/10
·168 syf.··
2026 219. kitabı
Charles Bukowski’nin Postane (Post Office) isimli o ter, ucuz bira ve tütün kokan ilk romanı; modern dünyanın o kutsal "çalışma" mitine, mesai saatlerine ve insanı köleleştiren o devasa çarklara fırlatılmış en hırpani, en dürüst ve en asil tükürüktür. Kitap, Amerikan rüyasının o parıltılı vitrinini paramparça eden bir yeraltı klasiği gibi görünse de, satır aralarından sızan o derin çaresizlik, rutin can sıkıntısı ve ebedi yalnızlıkla tam anlamıyla bir "öğütülen ömrün hüzünlü ve mağrur" ağıtıdır. ​Bukowski’nin alter egosu olan Henry Chinaski yerleşir hikâyenin tam merkezine. O, ütülü takım elbiselerin, kariyer basamaklarının ve sahte gülümsemelerin dünyasından çok uzaktadır. Tesadüfen girdiği postane kapısından içeri adım attığında, karşısında bulduğu şey sadece mektuplar ve paketler değil; insan ruhunu kurutan, onu amansız bir robota dönüştüren bürokrasinin o sağır ve kör duvarlarıdır. Chinaski, o bitmek bilmeyen tasnif masalarında, sabahın köründe başlayan dağıtım yollarında ve acımasız şeflerin gölgesinde tam on iki yıl boyunca ömrünü harcar. İşte romanın asıl manası ve o derindeki bol hüznü bu amansız rutinde gizlidir. ​Bu kitapta hüzün, ağdalı gözyaşlarıyla ya da şairane feryatlarla karşımıza çıkmaz; o, her akşam bitkin bir halde eve dönüp ucuz bir bira açmakta, hipodromda kaybedilen son paralarda ve asıl ait olduğu yeri bulamamış bir adamın o koyu yalnızlığında saklanır. Chinaski’nin hayatına giren kadınlar, kurulan yarım yamalak yuvalar ve o yuvaların alkol şişeleri arasında sessizce dağılış hikâyeleri... Her biri, modern hayatın o tekdüze dişlileri arasında ezilen taşra insanının, kenarda kalmışların o asil ve kırık dökük dramıdır. Özellikle Betty’nin ölümü, Chinaski’nin o her şeye söven, aldırmaz maskesinin altındaki o yaralı, o çocuksu şefkati ve sızıyı en
Duygu ve Düşünce
PostaneCharles Bukowski · Parantez Yayınları · 20241,638 okunma
Puan vermedi·160 syf.··
2026 13. kitabı
“Fante was my god.” Romanın önsözünde John Fante için Charles Bukowski bu sözleri söylüyor. Bukowski’nin alter egosu olan Henry Chinaski karakterinin edebi öncülü olarak görülebilecek Arturo Bandini’yi okudukça, bu hayranlığın sebebi de daha anlaşılır hale geliyor. Bandini de tıpkı Chinaski gibi yoksulluğun, yalnızlığın, başarısızlığın ve Los Angeles’ın kenarında yaşamanın içinden konuşan bir karakter. Fakat Chinaski’nin küfür, alkol ve umursamazlıkla örttüğü yara, Bandini’de çok daha genç, çok daha açık ve çok daha utanç yüklü bir biçimde karşımıza çıkıyor. Bu nedenle romanı okurken, özellikle son yıllarda sık sık karşımıza çıkan “incel” (involuntarily celibate) kavramı ister istemez akla geliyor. Elbette 1939 yılında yayımlanan bir romanda anlatılan Arturo Bandini karakterini, 21. yüzyılın internet alt kültürleri ve bugün incel kavramının etrafında oluşmuş amiyane tabirle kadın düşmanı bakışıyla açıklamak eksik kalır. Ama, hem de büyük bir ama, Bandini’nin kadınlar karşısındaki utancı, cinsel deneyimsizliğini bir erkeklik meselesi haline getirmesi ve arzulanma ihtiyacını kibirle, hatta kadınlara yönelttiği öfkeyle örtmeye çalışması, bu kavramla şaşırtıcı derecede güçlü bir bağ kuruyor bana göre. Bu bağı da en açık biçimde romanın merkezindeki Camilla ile olan ilişkisinde görüyorum. Bandini, Camilla’yı çılgınlar gibi arzuluyor, fakat ona duyduğu bu arzuyu olduğu gibi yaşayabilecek kadar kendisiyle barışık değil. Camilla tarafından beğenilmeyi, seçilmeyi kendi değerinin ve erkekliğinin kanıtı gibi görüyor. Bundan emin olamadığı her anda ise arzusu kolayca aşağılamaya, hakarete ve üstünlük kurma isteğine dönüşüyor. Üstelik mesele yalnızca kadın-erkek ilişkisi de değil. İtalyan asıllı Amerikalı kökeni ve yoksulluğu nedeniyle kendisini zaten aşağıda hisseden Bandini, bu
Toza SorJohn Fante · Parantez Yayınları · 20245,9bin okunma
Puan vermedi·80 syf.··
2026 12. kitabı
Dag Solstad’ın sui generis karakteri Bjørn Hansen’in hikayesi, üçlemenin son kitabı Bjørn Hansen’e Dair Üçüncü ve Son Roman ile tamamlanıyor. İlk kitapta başka bir hayat arayan ve sonrasında müesses nizama kendince büyük bir “HAYIR” diyen, ikinci kitapta bu büyük hareketin utancıyla birlikte geride bıraktığı insanlara dönmeyi deneyen ama başaramayan Hansen, son kitapta tek odalı küçük bir dairede, yaşlı ve yalnız bir adam olarak karşımıza çıkıyor. Artık günlerini okuyarak, ölmüş anne ve babasıyla zihninde konuşarak ve inanmadığı halde ölüm karşısında zihninden atamadığı Tanrı düşüncesiyle geçiriyor. Kısacası kitap, ömür menzili iyice kısalmış bir adamın “Tanrısız insanın Tanrı’yla ilişkisi” meselesiyle açılıyor.   Kitap, Hansen’in bu iç dünyası içinde ilerlerken klasik bir Solstad hareketiyle aniden yön değiştiriyor ve yıllardır hayatında olmayan torunu Wiggo’yu, daha doğrusu Hansen ile Wiggo arasındaki ilişkiyi romanın merkezine oturtuyor. Hayatın içinde olmak isteyen ama kendisini bilinçli biçimde hep onun dışında tutan Hansen, torununun varlığıyla bir süreliğine canlansa da anlatının devamında kendisini artık hiçbir zaman ait olamayacağı yeni bir dünyanın bir kez daha dışında buluyor. Kitabın finalinde ise Solstad, artık klasikleşmiş satirik tarafını, ilk romandaki tekerlekli sandalye kadar büyük bir başkaldırı olmayan ama insana “Ben az önce ne okudum?” dedirten gülünç ve hüzünlü bir kravat kesme sahnesiyle ortaya koyuyor. Protestosu küçülmüş, düşünceleri yorulmuş, ezcümle yaşlanmış ama değişememiş bir Hansen’in hikayesi de böylece tamamlanıyor.   Ben üç kitap boyunca Hansen’in, okuduğum kimi İskandinav yazarlarda karşılaştığım otokurmaca çizgi içinde, Dag Solstad’ın içsel alter egosu olup olmadığını düşündüm. Elbette Bjørn Hansen’i doğrudan Solstad’ın kendisi
Bjørn Hansen’e Dair Üçüncü ve Son RomanDag Solstad · Yapı Kredi Yayınları · 2024257 okunma
Puan vermedi
Dostoyevski’nin *Ölüler Evinden Anılar kitabında “köpekle diyalog” diye doğrudan konuşmalı bir sahne yok aslında. Ama çok daha derin ve acılı bir insan-hayvan etkileşimi var ki, insanlar bunu “köpek deney” diye anıyor. Hapishanede Sharik adlı bir köpek var. Bu köpek hapishanedeki mahkumların sürekli tekmelediği, kötü davrandığı, acı çektirdiği bir sokak köpeği. Öyle ki köpek artık buna alışmış: Yanına herhangi bir mahkum yaklaştığında hemen yere sinip, karnını açıp tekme yemeyi bekliyor. Kaçmıyor bile, çünkü “sevilmek” diye bir şeyin varlığını unutmuş. Bir gün Aleksandr Petroviç (Dostoyevski’nin alter egosu) bu köpeğe yaklaşıyor ve başını okşuyor, sevgiyle dokunuyor. Köpek önce donup kalıyor, şaşkın şaşkın bakıyor. Sonra birden **acı acı uluyarak kaçıyor. Çünkü hayatında ilk kez biri ona şefkatle dokunmuş ve bu onun için o kadar yabancı, o kadar beklenmedik bir şey ki, adeta “acı” gibi hissediyor. O günden sonra Sharik, Petroviç’i her gördüğünde ondan da kaçmaya başlıyor. Çünkü sevgi onun için artık anlaşılmaz ve tehlikeli bir şey haline gelmiş. Bu kısım kitapta çok çarpıcıdır. Dostoyevski burada hapishanenin, şiddetin ve sistematik zulmün ruhları nasıl köleleştirdiğini, hem insanlarda hem de hayvanlarda sevgiye karşı nasıl bir duyarsızlık yarattığını anlatmak için kullanıyor. O köpek aslında hapishanedeki mahkumların ve genel olarak ezilen, aşağılanan insan ruhunun simgesi gibi. Kısaca: Sevgi, uzun süre şiddet görmüş birine acı gibi gelebiliyor.
Ölüler Evinden AnılarFyodor Dostoyevski · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202518,6bin okunma