Percy Sledge tarafından yazılan ve ilk kaydı 1966'da yapılan 'When a Man Loves a Woman' şarkısı insanların bam teline dokunmuştu... Şarkı, gerçek eril aşkın işaretleri nelerdir? Fikri mülkiyet yasaları, burada şarkının sözlerini tam olarak aktarmamızı engelliyor ama okurların çoğu ezbere bilecektir. Bir erkek bir kadını sevdiğinde şöyle şeyler olur: Saplantı haline getirir, başka bir şey düşünemez. Onun için her şeyi, dünyaları bile vermeye hazırdır. Onun hiçbir hatasını görmez, en yakın arkadaşı bile olsa, o kız hakkında kendisini uyarmaya kalkanla arkadaşlığını bitirir. Bütün parasını kızın dikkatini çekmeye harcar. Son olarak, kız isterse yağmurda bile uyumaya hazırdır. Şarkı için alternatif bir başlık öneriyoruz: 'Bir Erkek Bir Kadına Patolojik Boyutta Kafayı Takarsa ve Kendini Küçük Duruma Düşürmek Üzere Bütün Özsaygısını ve Onurunu Feda Ederse (Ve Kadını Yine De Kaybederse, Sahi, Kim Sırf Başka Biri Söyledi Diye Yağmurda Yatan Bir Erkek Arkadaş İster ki)?
kaçamazsın :)
Doğmamış olmanın daha iyi olacağı fikri geleceği vaatten yoksun ve geçmişi de arzulanır geçmişten önceki zaman dilimi olarak sunar. Bilinmeyen, görünüşte fazlasıyla bilinene tercih edilir. Orada hiçbir acı ya da haz olmamasının hazzı ya da acıdan çok haz olması arzusu değildir söz konusu olan; bütün haz-acı hesaplamalarından - 19. yüzyılda gayet uygun bir isimle "hedonistik cebir" denen şeyden- kurtulma arzusudur. Nihai dilektir bu: haz ya da acının bitmesi dileği değil, arzu ve acının hiç başlamamış olması dileği. Bir intihar ya da ölüm dileğinden daha iddialıdır bir bakıma; hiç doğmamış olma arzusu tüm bu kaygılardan muaf tutulma arzusudur. ... Asla doğmamış olma dileğinin önkoşulu doğmuş olmaktır. ... Hiç hayal kurmama halinin hayalini kurmaktır, herhangi bir şeyden azat edilme ihtiyacından azat edilmektir. .... Sanki hiç arzu etmeye başlamamış olma arzusu hariç tüm arzular hayatın aslında ne olduğuna dair bir yanlış anlamaymış gibi.... doğmamış olmanın daha iyi olup olmadığı sorusunu sormanın, bilerek ya da bilmeyerek çoktan bir özcü olmak -ya da en azından özcülüğün tesellisini cazip bulmak; hayatın esasen nasıl olduğunu bilen ya da bildiğine inanan birine dönüşmek anlamına geldiğini de belirtmek gerekir. Bu alimi mutlak bir konumdur; trajedi bunun son derece yıkıcı sonuçları olduğunu ifşa eder. Doğmamış olmanın çok daha iyi olacağına inanan insan -bu inanç kulağa ne kadar absürd gelirse gelsin- doğası gereği muhtelif bakış açılarına, alternatif görüşlere ya da rakip veçhelere inanamaz. .... Dünyanın ve yaşamın gerçek bir doyum barındırmadığı ya da doğmamış olmanın daha iyi olacağı fikri, daha az keyfimizi kaçıran başka tasvirlere ulaşabileceğimiz fikri kadar kurmacadır.
Sayfa 140·Kitabı okudu
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
sen de duydun onu ve simdi bunu okudun
Yoksul söz dağarcığı ve son derece ciddi ve boğucu dramasıyla vicdanın aşırı yorumlanmaya ihtiyacı vardır. Eksik yorumlanmış haliyle kendi koşullarına göre ancak propaganda olarak algılanabilir ( üstben benlik hakkında sadece propaganda yaparak konuşur, bundan ötürü böylesine sıkıcı ama aynı zamanda dinlemesi kolaydır). Psikanaliz, vicdan olmayan ama ona benzeyen üstbenin yeniden tanımlamayla değiştirilip değiştirilmeyeceğiyle ilgilidir. Freud kendi kendimizi suçlayan içsel monologlarımız kadar amansız bir şeyin normalden daha yaratıcı bir şekilde yeniden betimlenmesi gerektiğini fark etmişti. Bu tür yeniden betimlerneler olmaksızın -ki Ham/et kuşkusuz bunlardan biridir- Cummings'in "alternatif benlikierin muhtelif parçaları" dediği şey susturulmuş olacaktır. Üstbenin ahtapot gibi boğazımıza sarılan kollarının, ima ve çarpıtmalarının yanında zalim kaderin yumrukları ve okları hiç kalır. Freud'a göre, üstbenin amacı bireyi katiksız biçimde tekbenci ve başkalarıyla alışverişlen aciz kılmaktır: kendi kendini cezalandıran, nefret uyandıran, yetersiz, yalıtılmış, kafasını kendisine takmış, sıkıcı ve sıkılmış, kimsenin sevemeyeceği ve arzulayamayacağı kadar suçlu biri. Bir başına kalmış modern birey ve onun Freudcu üstbeni - kendi dünyalarında bir köle ve efendi. III. Richard oyunun sonunda sorar: "Kimden korkuyorum? Kendimden mi? Başkası yok ki."
Sayfa 89·Kitabı okudu
"Hacamatla gelen şifa, Rahmetin nefesidir"
"Özellikle ilk altı ay alınan hacamat kanında yoğun toksin gözlenmiştir. Halen yaş kupa (hacamat) tedavisine devam edilen hastanın yapılan son MRG sonuçlarında primer ve metastaz olan sol femur başında KHAK'a ait herhangi bir bulguya rastlanmamıştır. Beş yıllık sağ kalım oranı yaklaşık %15 civarında olan (15) yaygın evre KHAK teşhisi konulmuş bu gün hastanın üç yıldır yaşamını konforlu bir şekilde sürdürdüğü olgusu alternatif ve tamamlayıcı tıbbın katkısını göz ardı etmemek gerektiğini bir kez daha dikkat çekmiştir"
Sayfa 209·Kitabı okudu
Alıntı
Yani? Yani insan denen bu zavallıda öyle bir benlik vardır ki, vahşi bir at gibidir, usta bir seyis tarafından terbiye edilip dizginlenmezse, dur durak bilmeden dere tepe koşturur, önüne gelen çayırda keyfince yayılır, önüne gelen kısrağın üstüne atlar ve bunu da yaşamak zanneder. Bu mahlûk; malı, mülkü, altını, parayı, kadını, çocuğu, makamı, mevkiyi, şanı, şöhreti putlaştırırken, aslında sadece kendi nefsini ilahlaştırmaktadır; zira bütün bu putlaştırmalar, sadece nefsinin arzularını yerine getirmekten ibarettir. Ve netice itibariyle, insan için, Tanrı'ya tapmak veya nefsine tapmak dışında, üçüncü bir alternatif, teknik olarak yoktur.
Sayfa 37·Kitabı okudu
Edebiyat
ULYSSES: "ALTERNATİF KİTAB-I MUKADDES..."
(...) Ulysses türü romanlar, bir milletin olanca hâfıza ve şuuraltı hayatını muhasebe etmek gibi ciddî bir niyet taşırlar. Kendi milletleri için, bir nevî “alternatif Kitab-ı Mukaddes” olma potansiyeline sahibtirler. Garb romanında olsun, Rus romanında olsun, bu potansiyele bağlı davranış şekilleri, yer yer ortaya çıkar. Özellikle 19’uncu yüzyılda romana yüklenen bu fonksiyon, günümüz romanında kalmamış bir duyarlıktır. Onun için, romana ölmüş gözüyle bakanlar, hatırı sayılır bir keyfiyet ve kemmiyet belirtirler. 19’uncu yüzyıl romancısının, milletinin tarihî durumu, mevcud insan ilişkileri kompozisyonu ve ferdî derinlik yönünün biriktirdiği problemler ağı içinde “kurtarıcı nefes”in ne olduğuna dair bu araştırması, evvel zamanda filozoftan beklenen görevin aynı bir netice vermekteydi: İnsanlar kendilerini romanlara bakarak ayarlarlardı. Ulysses, bu soydan romancılığın son örneklerinden biri, belki en şatafatlısıydı. Ne var ki, böylesi büyük gâyelere bizim edebiyat dünyamız hep yabancı kalmıştır. Bizim gibi, romanı, sadece günübirlik haz duygusunu tatmin için okuyan toplumlar, roman sanatının hakikî cevherinden bîhaber yaşayıp ölürler. Meselâ Dostoyevski hakkında “şöyle büyük, böyle güzel” diye övgüler düzenine, yahut onu dışyüzden taklide kalkanına çok rastlarsınız, ancak üzerine aklı başında iki cümle kuranını göremezsiniz. Aynı şey, tiyatrocularımızın adetâ tapındıkları Shakespeare ve onun gibi diğer büyük edebiyatçılar için de fazlasıyla geçerlidir. Kendi lisânını bilmeyen adamın yabancı lisân öğrenmeye kalkıştığında başına gelecekler gibi, öz edebiyatı gelişmemiş toplumlar, büyük edebiyat hâdiseleri karşısında büsbütün ezilmekten ve dağılmaktan kurtulamazlar. Bu durumda, Nietzsche’nin, **“Yükselmekte olan toplumlar felsefeyle daha da yükselir; ama
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Sayı 7, Temmuz 1997), ULYSSES ve TİLKİ GÜNLÜĞÜ -II-, (Yolculuk ve Sürücülük, Yelteniş ve Eriş) NOT: 6 Haziran 1997 tarihinde Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde verilen konferans metnidir.
Akademya Yazıları