John Steinbeck – Sardalye Sokağı | Kitap Yorumu
Sardalye Sokağı bir roman değil, bir şiir gibi…
Bir araya toplaşanlar, dağılanlar; yabani ot bürümüş arsalar, gürültü ve sessizliğin yan yana var olduğu bir dünya… Steinbeck, Monterey’in küçük bir sokağını anlatırken aslında insanlığın tüm hallerini resmediyor.
Romanın altıncı bölümünde geçen mercan kayalığı tasviri adeta bir tablo gibi. Satır aralarında denizin hareketini, ışığın dansını hissediyorsunuz. O kadar canlı, o kadar detaylı ki, insan kendini bir belgeselin içinde buluyor. Steinbeck’in eski muhabirlik dönemlerinden gelen keskin gözlem yeteneği, bu bölümde bütün ustalığıyla parlıyor.
Sardalye Sokağı, insan ilişkilerinin, dostluğun, yalnızlığın, iyilik ve kötülüğün iç içe geçtiği bir yer. Steinbeck insanı yargılamadan, süslemeye çalışmadan anlatıyor; bazen kırık, bazen saf bir iyilikle…
İnsanın doğasındaki çelişkiyi “Doc” karakterinin şu sözlerinde öyle güzel özetliyor ki:
“İnsanlarda hayranlık duyduğumuz şeyler — kibarlık, cömertlik, dürüstlük — aynı zamanda sistemimizdeki arızanın da parçaları.
Nefret ettiğimiz özellikler — kurnazlık, hırs, bencillik — ise başarının anahtarları.”
Bu satırlar, romanın merkezinde duran o acı tatlı gerçekliği anlatıyor. Steinbeck’in başarısı da burada gizli; insanı olduğu gibi kabul eden bir bakış, sert ama şefkatli bir anlatım.
Sardalye Sokağı’nın sabahları gri bir ışıkla başlar, zamanın akışından kopar, o anın büyüsüyle donakalır. Belki de bu yüzden kitap boyunca hissettiğim şey şu oldu:
Bu roman bir sokağın hikayesi değil, insan olmanın tüm halleriyle yazılmış bir şiir.