Sürükleyici bir Macera- Garip Kahramanlar
8/10
·755 syf.··
2026 59. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 24 Haziran 2026 21:48
Üç Silahşör romanının en güçlü yanı olay örgüsünün mantıksal kusursuzluğu veya epik kahramanları değil inanılmaz akıcılığı. Yazarın diğer romanlarında olduğu gibi bu kitabında da sayfalar okurken su gibi akıyor ve size gereken tek şey zaman. Bu akıcılığa polisiye gizem ve sürekli aksiyon hali de eklenince inanılmaz sürükleyici oluyor ve oldukça seri bir okuma sunuyor. Öte yandan kitapla tanışmadan önce birçok filmini ya da uyarlamasını izlemiştim ve hep şunu merak etmiştim neden Üç Silahşör, Dartagnan ismi neden başlıkta geçmez, çünkü ana karakter filmlerde hep oydu. Kitabı okurken bu sorunun yersiz olmadığını gördüm, zira kitapta da aynı sorunsal devam ediyor. Aslında ana hikaye üç silahşörün hikayesi değil Dartagnan'ın hikayesi. Yine yazar dört silahşör özelinde bize müthiş erdemli, şerefli, sadık, cesur kahraman imajı çizmeye çalışmış fakat kahramanları tanıdıkça aslında onların cesur sıfatı dışındakilerini pek de hak etmediğini anlıyoruz. Anladığım kadarıyla yarattığı karakterleri çok seven yazar, onları bir çeşit yazar koruması altına almış ve yaptıkları her şeyi okuyucuya kahramanlık olarak yedirmeye çalışmış, onların ciddi sorunlu karakterlerinin ve hareketlerinin etik ve ahlaki yönlerini sorgulamadan geçiştirivermiş. Kahramanlarımız uşaklarını horlamaktan, onları, kendilerine güvenen dostlarını ve başka insanları çıkarları uğruna kullanmaktan, yine onların hayatını göz göre göre tehlikeye atmaktan, ikili oynamaktan, yeri geldiğinde vatan hainliği yapmaktan, yeri geldiğinde düşmana yaltaklanmaktan bir an olsun geri durmayan, hırslı, bencil, şan şöhret düşkünü, çıkarcı, fırsatçı, her yaptıklarına bir kulp uyduran birer karakter aslında. Aynı şekilde, kitap bize kahramanlarımızın adil kişiler olduklarını ve çoğu zaman adalet aradıklarını anlatıyor gibi, fakat
Üç SilahşorAlexandre Dumas · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202111,4bin okunma
Puan vermedi
Tarihin tozlu raflarına saklanmış bir kahramanın hikayesini okumak istersen senin için bu kitabı okudum... Her köşesinde bir kahraman yatan aziz vatanımda böyle unutulmuş o kadar çok hikaye var ki... Hamit Çavuş onlardan bir tanesi... Gözünü kırpmadan cepheden cepheye dolaşmış, esir düşmüş kaçmış yine birliğine gidip savaşmaya devam etmiş. Sevdiğini arkada gözü yaşlı bırakan yiğit mert delikanlıların hepsi ülkenin her karışını kanlarıyla sulamış. Ne bir pişmanlık ne bir umutsuzluk. Açlığa, susuzluga esir kaldıklarında turlu işkencelere maruz kalsalar da bu vatanın tek bir karışından vazgecmemişler! Türk Damarı bu vazgeçmeyişin, inadın adını almış... Damarlarımızdaki kan ne Ermeni ne Rus ne de bir Yunan egemenliğine boyun eğmemiş... İsmet Paşa'nın elinden madalyayı alırken aklına köyü, sevdiği Vesilesi gelmiş Hamit çavuşun o ana kadar en büyük sevdası vatan aşkıydı. ''Oysa ki herkes kendi sevdasında bir kahramandı." Hasret gittiği Vesilesine bir daha sarılamadı. Onun yokluğuna dayanamayıp hasta olmuştu Mezarında ağlarken bir dervişle karşılaştı Hamit çavuş yüreğini soğutacak o cümleyi derviştwn duydu. "Hayat hesapla değil nasiple yaşanır." Tüyleri diken diken eden, okurken bir kez daha milli şuurla dolduran bir okumaydı. Kaleminize sağlık
Türk DamarıAlim Serkan Cesur · İkinci Adam Yayınları · 202621 okunma
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
8/10
·398 syf.··
Beğendi
·
2026 25. kitabı
·
8 günde okudu
·
Okunma: 20 Haziran 2026 22:41
Boethius (475-526), Romalı bir filozof, devlet adamı ve de matematikçidir. Kendisi, Roma'nın en köklü ailelerinden birine mensuptur; küçük yaşta yetim kalınca, devrin mühim aristokratı Symmachus tarafından evlat edinilmiş ve iyi bir eğitim alması sağlanmıştır. Boethius, devletin yüksek kademelerinde vazife yaptığı sırada, siyasî rakiplerinin iftiraları neticesinde vatan hainliği ve büyücülükle itham edilmiş ve muhakeme dahi edilmeden zindana atılmıştır. Yaklaşık iki sene zindanda tutulan Boethius, 526 senesinde işkence görerek -alnına geçirilen bir sicim gözleri yuvasından fırlayana kadar gerilmiş ve o haldeyken kalın bir sopayla ölünceye kadar dövülerek- idam edilmiştir. Felsefenin Tesellisi (Philosophiae Consolatio), işte bu hapis günlerinde kaleme alınmış bir eserdir. Yani Boethius, bu eseri idamını beklerken yazmıştır. O sebeple eserin duygu yüklü bir samimiyet içerisinde yazılmış olduğunu söyleyebiliriz. Metin beş bölümden meydana geliyor. Kendisi hücresindeyken "felsefeyi" temsil eden bir bilge kadın yanına gelir ve aralarında diyaloglar başlar. Bu diyalogların ana mevzusu hayat, inanç ve Tanrı'dır. Metin boyunca inanç ve akıl bir uyum içerisindedir. Dünyevi zenginliklerin, makamın ve şöhretin geçiciliği, kaderin rolü ve asıl mutluluğa ancak fazilet ve Tanrı'ya yönelmekle erişilebileceği işlenir. Eserin içerisinde hikmetler içeren bir çok tespit yer alıyor. Bu sebeple mühim bir metin olduğunu söyleyebilirim. Okumuş olduğum Kabalcı Yayınevi metnin orijinalini de baskıya dahil etmiş, o sebeple 398 sahifelik kitabın Türkçe tercüme kısmı 200 sayfa kadar yer tutuyor. Tercümeyi ise maalesef pek beğenmedim. Mütercim çok fazla sel-sal ilaveli kelimeler ve "tümel, tikel" gibi tuhaf kelimeler kullanmış. Bu da bence metnin seviyesini zedelemiş. Düşünce eserleri okumayı
Felsefenin TesellisiBoethius · Kabalcı Yayınları · 2014791 okunma
Gökçen
7/10
·528 syf.··
2026 1. kitabı
Loresima’nın dört kitaplık devasa "Gökçen" evrenini bitirdiğimde hissettiğim şey tam bir duygu karmaşasıydı diyebilirim. Bir yanda kahkahalarla güldüğüm, gözyaşlarımı tutamadığım sahneler varken; diğer yanda "Yeter artık, aynı konuyu kaçıncı kez okuyoruz!" diyerek kitabı duvara fırlatma isteğim birbirine karıştı. Hikaye, çocuklukları aynı askeri lojmanda geçen, sürekli didişen maviş doktorumuz Gökçen ve Barut Timi'nin sert komutanı Murathan Karakurt etrafında şekilleniyor. Yıllar sonra Gökçen'in tayiniyle yolları tekrar kesişince o tatlı atışmaları, Murathan’ın Gökçen'i aslında yıllardır unutamadığını fark etmesi ve ikilinin bir araya gelme çabası ilk başta gerçekten çok keyifliydi. Özellikle operasyonlar, Barut Timi'nin ölümle burun buruna gelmesi ve hastane koridorlarındaki gerilim hissi insanı inanılmaz içine çekiyor. Zaten serinin açık ara en iyi yanı ana karakterlerin aşkından ziyade Barut Timi'nin ta kendisiydi! O askerlerin birbirine bağlılığı, vatan uğruna fedakarlıkları o kadar iyi yazılmış ki onlarla gülüp ağlamamak elde değil. Hatta yan karakterlerden Aybüke ve Süleyman'ın derinliği ve aşkı, yer yer ana karakterleri bile gölgede bıraktı. Ancak olaylar ilerledikçe, özellikle üçüncü ve dördüncü kitapta o saf heyecan yerini maalesef sakız gibi uzatılmış bir dramaya bıraktı. Hikaye taş çatlasa iki kitapta efsanevi bir şekilde bitebilecekken dört kitaba yayılınca aynı ayrılıp barışmalar ve tekrarlanan tripler okuma hevesimi fena halde baltaladı. Bununla da kalmadı, başlarda Murathan’ın o tatlı korumacı tavrı sonradan "Onu giyme, oraya gitme" tarzı toksik ve maço bir diktatörlüğe dönüştü. Gökçen gibi güçlü, ayakları yere basan bir doktorun bu egoist tavırlara boyun eğmesi ve ilişkinin vıcık vıcık bir hale gelmesi beni epey yordu. Üstelik yazarın o amatör Wattpad
GökçenLoresima · Ephesus Yayınları · 20237,7bin okunma
Puan vermedi·96 syf.··
2026 8. kitabı
·
16 günde okudu
·
Okunma: 19 Haziran 2026 13:21
​Namık Kemal'in Magosa sürgününde yazdığı Âkif Bey, açıkçası tiyatro tekniği açısından güçlü değil ama mesele karakter kurgulamak olduğunda yazarın ne kadar cesur davrandığını net bir şekilde görebiliyorsunuz. ​Hikâye ana hatlarıyla şöyle: Vatan uğruna Sinop deniz savaşına giden Âkif Bey, onun öldüğü dedikodusu yayılınca hiç vakit kaybetmeden yeni bir evliliğe hazırlanan ihtiraslı eşi Dilrûba ve tam düğün günü çıkagelen kocanın yarattığı kaçınılmaz facia. Konu Balzac’ın "Colonel Chabert" romanını epey andırsa da oyunu asıl çekici kılan şey tamamen Dilrûba karakterinin özgünlüğü. ​Ahmet Hamdi Tanpınar bu oyunu değerlendirirken çok yerinde bir tespitle Dilrûba'yı "erkek yiyici" olarak tanımlar. Gerçekten de oyun, bir süre sonra Kemal'in fikirlerini anlattığı didaktik metin olmaktan çıkıp zıt ihtirasların amansız kavgasına dönüşüyor. Bütün şehir Dilrûba'nın ne olduğunu bilirken Âkif Bey'in gözünün vatan aşkından kör olması da trajediyi derinleştiriyor. ​Benim okurken asıl ilgimi çeken kısım ise karakterin ismiyle yazgısı arasındaki o uyum oldu. "Gönül çalan, yürek yakan" anlamına gelen Dilrûba, isminin taşıdığı bütün o yıkıcı enerjiyi etrafındakilere yansıtıyor. Kemal'in romanlarında karşımıza çıkan o tehlikeli ve ihtiraslı kadın prototipinin ilk ayak sesleri aslında bu oyunda gizli. Dilrûba'yı okurken ister istemez İntibah’taki Mahpeyker’i ya da Cezmi’deki Şehriyâr’ı hatırlıyorsunuz. ​Kurgusal zaaflarına takılmadan Tanzimat edebiyatındaki "yıkıcı kadın" figürünün gelişimini ve insan psikolojisini görmek için bence kesinlikle okunmayı hak ediyor.
Akif BeyNamık Kemal · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20251,180 okunma
Dil adaletin temelidir; Türkçeyi korumak hakka ve vatana borçtur.
Puan vermedi
Akademik disiplinin ve entelektüel namusun omuzlarıma yüklediği o sarsılmaz mesuliyetle, adaletin sadece mahkeme salonlarında veya yayınevi koridorlarında değil, tarihin, sosyolojinin ve en nihayetinde dilin kalbinde aranması gerektiğine inanan bir fani olarak bu satırları kaleme alıyorum. İsmimin ve inandığım hakkaniyet ilkelerinin hakkını vermek adına, bugüne kadar emeğin sömürülmesine karşı verdiğim her mücadelede olduğu gibi, kültürel mirasımızın ve anadilimizin sömürülmesine karşı da sesimi yükseltmek benim için sarsılmaz bir ahlaki ödevdir. İşte tam bu noktada, dünya bilim arenasının zirvesine henüz 26 yaşında Amerika’da profesör unvanı alarak çıkmış dahi bir vatan evladının, Oktay Sinanoğlu’nun Türk kültür tarihinin en büyük uyanışçı çığlıklarından biri olan "Bye Bye Türkçe" adlı eserini masaya yatırmak, sıradan bir kitap incelemesinin ötesinde, bu topraklara borçlu olduğumuz vatandaşlık bilincinin mutlak bir gereğidir. Sinanoğlu bu başucu eserinde, bir milletin varoluşsal gayesini sadece kuru bir tarihsel kronolojiyle değil; dili, sosyolojiyi, şehir tarihini ve kültürel mirası bütüncül bir potada eriterek ele alıyor ki, bu analitik ve tavizsiz yaklaşım benim de hayatım boyunca savunduğum o yüksek entelektüel standartlarla kusursuz bir biçimde örtüşmektedir. Kitabın ana konusu ve yegane amacı; dilini ve dolayısıyla kültürünü kaybeden bir toplumun hafızasını, liyakatini ve en nihayetinde bağımsızlığını nasıl kaybedeceğini gözler önüne sererek, plansız ve programsız eğitim politikalarına karşı milli bir duruş sergilemektir. Eserde beni derinden sarsan ve adalet arayışımın dil boyutundaki o asil karşılığını bulduğum şu satırlar, Sinanoğlu’nun bakış açısının ne denli haklı ve keskin olduğunu kanıtlar niteliktedir: "Kendi diliyle eğitim yapmayan bir ülke,
Bye Bye TürkçeOktay Sinanoğlu · Bilim & Gönül Yayınevi · 20195,7bin okunma