Zweig'den anlamlı bir novella.
Ben bu hikâyeyi daha önce okuduğuma eminim. Fakat ne hikmetse okuduklarıma ekli değil. Belki de başka bir kitabın içinde okudum, kısa sayılır. Bilemiyorum ama okuduğum bir öyküymüş meğer.
O kadar kısa ki neresinden başlayayım diye düşünüyorum ama aynı zamanda da gayet yoğun. Fedakarlık. Sebebini tartışabilirim ama fedakarlığı her zaman takdir etmişimdir. Sebebini tartışırım çünkü çoğu zaman iki tarafa da zarar verir. Bazı zamanlar kişinin kendi hakkına girmesidir. Nadir zamanlarda hem birini mutlu edersin hem de bir kaybın yoktur. Bence buradaki öyle bir durum. Taş attım da kolum mu yoruldu tarzı. Sadece oradasındır evet dersin olur dersin bir iki baş sallama tamam. Karşındaki umutlu sen mutlu.
Öykünün bana göre kilit noktası fedakarlıktı. Ane kız için. Yaşlı koleksiyoner için. Genç adam için.
Savaşın olduğu yerde herkes bir şeylerden feragat eder, fedakarlık eder. Ama bazıları için bu gerçekten daha zor. Depremi düşündüm. Daha doğrusu deprem zamanı bunu dillendiremesem de yıkılan evlerin kitaplıklarını düşündüm. Elimde değil. Ben sağ çıktıktan sonra ilk düşüncem kitaplarım olurdu. Ki benim öyle değerli bir kitaplığım da yoktur. Ama buradaki gibi kitaplığına koleksiyon gibi bağlı olanlar için baya zor olmuştur. Eskiden instagram kullanırken Gazze'de insanların yıkıntıları temizleyip bir kahve demleyip içtiğini görürdüm. Beynimde bir rahatlama olurdu. Ben onları anlıyorum. Bazı insanların öncelikleri farklı. Rafine yaşamdan anladıkları başka. Andalar. Bir de altına bu mu yani evin başına yıkılmış sen kahve mi düşünüyorsun yazan asdfgjlflfjdlsjs ler olurdu. Onları anlamam mümkün değil. Bir de aklıma rus klasiklerinde yiyecek ekmeği bulamazken kahve borçlanan köylüler geldi şimdi. Bunların bağlantısı belki var belki yok. Ama benim beynimde
Gerilim diye elime aldığım ama sayfalar ilerledikçe içime daha çok hüzün çöken bir kitaptı. Başta gizemli ve rahatsız edici atmosferiyle dikkat çekiyor ama asıl etkisini karakterlerin yalnızlığı ve kırılmışlığıyla bırakıyor. Özellikle Liv’in dünyası insanın içini sıkıştıran türden; öyle büyük olaylardan çok, küçük ama derin acılarla örülmüş bir hikâye.
Yazarın dili sade ama bir o kadar da sarsıcı. Her şey yavaş yavaş açığa çıkıyor ve bu da gerilimi sürekli diri tutuyor. Ancak benim için bu kitapta gerilimden çok ağır basan şey, ihmal edilmişlik ve sevgi eksikliğiydi. Karakterlere kızmakla acımak arasında kalıyorsunuz.
Bazı yerlerde tempo düşüyor gibi hissettim ama bu bile kitabın o kasvetli havasına hizmet ediyor. Bitirdiğimde “iyi ki okudum” dedim ama öyle rahatlatan bir his değil, daha çok insanın içine oturan bir hikâye bırakıyor geride. Gerilim beklentisiyle başlayıp duygusal bir ağırlıkla bitirdiğim, etkisi kolay geçmeyecek bir kitaptı.
"Ana gibi yar olmaz, Bağdat gibi diyar olmaz. " ın doğrusu
Ane gibi yar ( Bağdat'ta bir uçurum) olmaz, Bağdat gibi diyar olmmaz.
Geçmiş yüzyıllarda kadın , sadece Türklerde değil tüm dünyada söz sahibi değildi. Kaldı ki bir çok Türk kadını ülkelere , ordulara liderlik yapmıştır.
"Öte yandan ,daha XI. yüzyılda Divan'da geçen ve insanın (bu sözde insan etinin) sağlıklı iken değerli olduğunu anlatan, Kişi eti tirigle tatır(tatlıdır)(III 257 ) " Bu satırdan ne anlamalıyız. Gençlerin anladığını söylemek isterim.
" Sağlıklı insanın eti yenebilir"
Ol dost bana gelsün demiş
Sundum kadeh alsun demiş
Aldum kadeh içtim şarap
Ayruk gönlüm ölmez benim
Yunus Emre
Bu satırlar Yunus Emre'ye ait. Tasavvuf bakış açısıyla kadeh ve şarap incelenmesi gerekirken kitap şarabın islamda kullanıldığını kanıtlamaya çalışıyor.Pes...
Aslında;
Kadeh, şarap: Sosyal ilişkilerdeki geçiciliği ve öznenin kendine has yaşam tarzını simgeler.
Shakespeare'ane bir olayla bitiyor.
Hikaye bir kadının cenazesiyle açılan ve iki eski dostun—besteci Clive ile gazeteci Vernon’un yavaş yavaş ahlaki bir çöküşe sürüklenmesini anlatan karanlık ve ironik bir romandır: İkili, geçmişte aynı kadını sevmiş, şimdi ise hem kendi hayatlarını hem de birbirlerinin kaderini belirleyecek bir “anlaşma” yapmışlardır; eğer biri aklını yitirirse diğeri onun hayatına son verecektir. Ancak bu sözde dostluk, zamanla rekabete, kıskançlığa ve bencilliğe dönüşür. Clive, doğada karşılaştığı bir şiddet anına müdahale etmeyip sanatı için “mükemmel ezgiyi” yakalamayı seçerken; Vernon, eline geçen özel görüntülerle bir politikacıyı ifşa etmeye çalışır ama bunu etik sınırları zorlayarak yapar. İkisi de kendilerini haklı görür, ama aslında kendi içlerindeki boşlukla yüzleşmekten kaçarlar. Romanın doruk noktası ise Amsterdam’da, o “anlaşmanın” gerçek bir düelloya dönüşmesiyle gelir; dostluk, özgürlük ve kontrol arzusu iç içe geçerken, karakterler kendi kurdukları zihinsel hapishanelerde kaybolur, insanın dışarıdan görünen yüzü ile iç dünyasındaki uçurum giderek derinleşir.
Duello böümü olan final bölümüne kadar hikaye büyük oranda İngiltere'de geçiyorken son kısım Amsterdam'dadır. Arka planda şunu izletir bize yazar: Amsterdam, Avrupa’da bireysel özgürlüklerin, özellikle de cinsel kimlik ve yaşam tarzı çeşitliliğinin en görünür olduğu şehirlerden biri olarak, romanda bir tür “nihai özgürlük sahnesi” gibi kullanılır; karakterler kendi ülkelerinde bastırdıkları arzuları, korkuları ve kararları burada nihayete erdirir. Şehir, hem özgürlüğün hem de yalnızlığın sembolüdür—kalabalık içinde kaybolabileceğin, kimliğini yeniden kurabileceğin ama aynı zamanda tamamen yok olabileceğin bir yer.
Finalde Clive ve Vernon’un başta dostluk gibi görünen anlaşmasını
//KİTAP TAVSİYEM
"GÖLGEDEN KALAN İZLER"
//ALINTILAR
#Çocukluk yıllarımda çektiğim çile babamdan miras mı kalmıştı acaba?
#Dedemin ödeyemediği günahlarının bedelini Tanrı, babamdan tahsil edemedi de bana ödetmeye mi karar vermişti?
#İsyanı ne Tanrı'ya, ne ailesineydi...
#Yüreğinde hissettiği tarifi mümkün olmayan hüzün ve ruhunda yeri doldurulamaz bir boşlukla uyurgezer gibi dolanıp duruyordu...
#Ulan felek, artık ben de varım bu alemde...
#Kiminin yiyecek lokması yok, kiminin bir lokma yemeye vakti yok...
#Bazen insan olmak yetmez, insana insan olduğunu hatırlatmak lazım...
#Boş boş beklemekle sorun çözülmez...
#Gece kimine göre kısa, kimine göre uzundu...
#Şu ölümlü dünyada doğum nasıl bir şeydir ki ölümlü birinin dünyasına gelmesine herkes sevinir?
#Yaşadığım coğrafyada var olabilmek için hava kadar, su kadar gerekli olan demokrasiye aşığım...
#Her başlangıcın bir sonu vardır, adı ne olursa olsun bence _sonsuz_ kelimesi biraz abartılı gibi...
//KİTAP HAKKINDA
Merhaba kitapsever arkadaşlar
Yaşama nasıl geldik, gerçek cihanda mıyız? Önceki hayat diye birşey var mı? Varsa biz önceki hayatımızda kimdik? Nasıl bir yaşantımız vardı? Nedir bu hayat telaşı. Niçin Kısır bir döngü içerisinde doğ, yaşa, öl, gömül şeklinde ilerliyoruz? Bir hemstırın çarkını çevirdiği gibi, niçin bu cihan çarkında dönüp duruyoruz? Hiç düşündünüz mü? Hadi düşündünüz, cevap bulabildiniz mi? Gerçek ne? Gerçeği ararken hangi yoldan gitmeliyiz? O yol bizi gerçeğe mi götürür yoksa gerçeği ararken, sadece gölgede kalan izleri mi takip ederiz? Ne yaman çelişki değil mi?
Bu günkü kitabımızda adı Ozan olan, lakin ozanlık ile uzaktan yakından ilişkisi olmayan kahramanımızla kısa bir yola çıkacağız. Farklı hayatlar, farklı aileler, farklı travmalar ve aynı cihanda nasıl yaşıyoruz, bu karmaşaya nasıl ayak