“Tek bir kelime; Allah belanızı versin!”
Güldü. “Altı kelime etti.”
Söylediği şeylerle iyice çıldırarak kaşlarımı çatıp ona sırrımı döndüm. “Adamın takıldığı şeye bak! Ha bir kelime, ha altı kelime, ne önemi var? Harfleri de say, tam olsun!”
diye homurdanarak bir adım atmıştım ki
“ilk cümlende 31, son cümlende ise 76 harf var,” dedi.
"Bir gün gitmezsin, değil mi?" Çünkü annem her zaman babamın gidebileceğini söylerdi. Sadece babamın değil, herkesin gidebileceğini söylerdi.
"Gitmem" derdi babam. "Hiç bırakır mıyım sizi?"
"Ya gitmek zorunda kalırsan baba?"
"Gitmek zorunda kalmamak için çabalarım," derdi bu kez de.
"Peki ya ölürsen?" Derdim ölümle erken tanışan bir çocuk olarak. "Ölmek de zorunda kalmaktır baba." Hiç düşünmeden, bir an bile üzerinden geçmeden, "ölmem," dedi "Babalar ölümsüzdür Eftal. Ben ölümsüzüm."
"Ölümsüz müsün? Gerçekten mi? Babalar ölümsüz müdür?"
"Evet, ölümsüzüm." Elini kalbime yerleştirirdi. "Burada yaşıyorum, burada yaşarsam ölmem ben."
"Bizlerin elleri kanlı ama çocuklar için tertemiz Avukat. Burası paralel evren gibi ama aslında gerçekler burada." Kalbim sıkışıyordu. "Tugay özgür kaldığında ne değişir bilinmez ama umarım kaybettiği sol kolu için de bir masal vardır. Umarım özgür kalırsa."