• Bir yazı, şiir yazıyorum arkadaşlarıma atayım da bana geri dönüşte bulunsunlar diye sevinçle 1000 kitapta, instagram da vs paylaşıyorum. Sonra saatler geçiyor ve ben o yazıyı geri çekiyorum.
    Yazı yazıyorum, yazar olmak için uğraşıyorum diye bana kızıp sizden yazar olmaz diyenler acaba siz gerçekten okur musunuz veya okuyup da mı bu kanıya varıyorsunuz?
    Bazen gerçekten sileyim diyorum bu uygulamaları ama sonra vazgeçiyorum. En fakirlerin zengin, en cimrilerin cömert, en kötülerin iyi diye anıldığı kimsenin kimseye tahammülünü bırakın saygısının olmadığı bu dünyayı bırakayım diyorum ama vazgeçiyorum.

    Niye mi yazıyorum? Çünkü dedim ya benim ömrümde bir kere sevindirici bir sürpriz yapılmadı bana. Kime dert anlattıysam anlatmam içlerine dert oldu bana döndü o dertler. Bende yazmayı seçtim. Yazacak çok şeyim var daha çok. Ama yazacak gücüm yok. Çünkü bir siyasetçi nasıl gücünü halktan alırsa bir yazar da okurundan! alır, almalıdır.
  • Arkandam dan çok güzel işler cevirmissin helal olsun sana arkadaşım dedim bana da yazıklar olsun sana güvenip herseyimi anlatmam da koca bi hataydi ama en azından hayatında bi kere doğru bişey yapıp beni hayatımın anlamıyla tanıştırdın
  • Anlatmam derdimi dertsiz insana
    Dert çekmeyen dert kıymetin bilemez
    Derdim bana derman imiş bilmedim
    Hiç bir zaman gül dikensiz olamaz

    Aşık Veysel
  • Hep başka şeyleri anlatmayı düşledim: Atlı silahşörleri, puslu bir sabah karanlık bir ovanın iki ucunda birbirlerine saldırmak üzere hazırlanan üçyüz yıl öncesinin ordularını, kış geceleri meyhanelerde birbirine aşk hikayeleri anlatan mutsuzları, karanlık şehirlerin içinde bir esrarın peşinde kaybolan aşıkların bitip tükenmeyen maceralarını anlatmayı düşledim hep, ama allah bana başka türlü hikayeler anlatmam gereken bu köşeyle siz okurlarımı verdi yalnızca. Karşılıklı idare ediyoruz.
  • -Önce babamı anlatmam gerek,dedi.Kadın bacaklarının bende uyandırdığı korkuyu ancak o zaman anlarsın.Babam,küçükken beni şarap kokulu siyah bıyıklarıyla öperdi,iğrenirdim.
    Onlara bende yarattıklarını sandığım duyguyu ilerde eklemiş olacağım.Babam kapıdan içeri girerdi.Nasıl kararırdı içim!Zehra Teyzem beni yatırır öperdi."Babam eve girer girmez beni,teyzemle oynadığınız oyunlardan,
    masalların mutluluğundan ayırırdı.Büyük sevinçlerden büyük kederlere birden geçişi öğreniyordum.Çünkü onun kucağındayken babamın varlığını unutmuş olurdum.Yatakta,
    beni ondan ayırmasındaki haksızlığı düşünürdüm
    Yusuf Atılgan
    Sayfa 121 - Yky
  • Güneş’in pembe bulutlar doğurmaya hazırlandığı bir sabah, yatakta tam karışımdaki camdan dışarıyı izliyorum. Saat tam 07:38’de sokak lambalarını söndürüyor görmediğim bir el. Ay’ın Güneş’e teslim olduğu zafer anında, Güneş pembe bulutlara gebe. O ağırlıkta yükseliyor nazlı nazlı. Mutluluk diyorum; günde iki kez pembe bulutlar doğuran bir Güneş görmek. Karşıya baktığında da gökyüzünü görebildiğim bu yerde. Yani binalar uğursuz varlıklarıyla yükselmemiş henüz üstümüzde. Başımı değil sadece gözlerimi kaldırıp karşıya dikerek görebildiğim bu gökyüzü, bu serin mavilik, bu daha bu sabah doğmuş pembe bulutlar.. Yaşamak bu elbet. Gökyüzüne dalıp zamanı unutmak diyorum.

    Biliyorsun. Ben buraya 16 saat uzaklıktan geldim. Biliyorsun anlamam kilometre hesaplarından. Zamanı asla, kendini ise çoğunlukla ölçmeyi başarabilen saatlerle hesapladım ben uzaklıkları. Bu güne kadar ki hiç bir yolculuğumda geldiğim yeri özlemedim. Bilsen unutulmaz bir soğukta yandım. Celal oğlanın memleketinde derdi o türküyü söyleyen ihtiyar. Celal oğlanı tanıman. Kötü rüyalar görmüş kediler gibi huzursuz uyandım orda bazen. O uykulardan, o huzursuzluklardan kehanetler takıldı aklıma. Rüya yormaktan yorulmuş bir ihtiyarın kehanetleri. İşaretler toplayarak yaşamış ve sonunda bu işaretlerle hiç bir yere varamamış biri. Ben öz ben’imi o ihtiyar kadın olarak sakladım içimde. Kimseye söylemeden. Ben değilmiş gibi davrandım ona içimden. O ise beni sabahları hep o türküyle uyandırmayı görev bildi. Bıktım dedikçe ben. Her sabah aynı.. Dedi ki bana, ‘ben her sabah sevdiğimin yüzünden dökülen kirpiklerini onu uyandırmadan topladım. Onları sonra bir ipek mendilin içinde sakladım. O yüzden her sabah bu türküyle uyandım. Kızıyorsun ya. Bu eski alışkanlık.’ Eski bir acı diyemediğimiz şeylere böyle deriz. Daha fazla bir şey söylemedim, hep aynı tütünü içmiş, hep aynı türküyü söylemiş bu ihtiyara.

    İçimde ona ilk rastladığımda, onüç yaşımdaydım henüz. Saçlarımı kendim örmeyi öğrenmek zorunda kaldığım sene. Kollarım tutula tutula aynanın karşısında.. Bir an kaldırıp başımı baktığımda. Gördüm. Gözlerimin içinden bana baktığını. Sonra gördüğüm rüyaları yordu her sabah. Ters giydiğim elbiselere, yanlış iliklediğim düğmelere kehanetler uydurdu. Ağırlığıyla ağırlaştırdı beni. Hem kendini yordu, hem rüyaları, hem beni.. Sakarlığımı, solaklığıma yordu. Ellerimin benim vücudumun parçası değilmiş gibi soğuk oluşunu özlediğim yere. Kitapları sevişimi insanları sevmeyişime. İnadımı, sinirimi korkaklığa yordu. Sözüm ona gerçekleri duymaktan ve söylemekten korkuşuma. Oysa kendi, söylemek istediğim her gerçeğin üzerine kalın pazen bir örtü gibi örttü kendini. ‘İnsanlar gerçekleri duymayı hak etmezler’ dedi. Kimseyi kayırmadı bu konuda. Oysa bana kalsa k/ayıracaklarım vardı. Bana kalmadı. Bu bir masal olsa o sözleriyle beni zehirleyen bir cadı, ben de onu dinlerken dizinin dibinde efsunlanıp rüyalara dalmış biri olurdum..

    Günlerden bir gün 19 saat uzaktaki o şehirde. Sakarlığımdan ya da solaklığımdan. Bilmiyorum. Attan düştüğümde, içimde bir şey kırılmadı. Ne bir kemik ne başka şey.. Ama bir şeyin ağzı açıldı sanki. Bir torbanın. Belki bir çekmecenin. Yüz yıllık bir yorgunlukla kalktım yerden. Yanına düştüğüm taşın üstüne basıp atladım. At beni önce gitmek istemediğim bir yöne, sonra vazgeçip bir kapıya götürdü. İndim. Üstüm başım sarı bir toprak. Üstüm başım kötü rüyaları bozan bir kaç damla kan. Bir yün döşek buldum, bir yün yorgan. Girdim yattım içine, üzerimde yüz yıllık yorgunluk, onunda üzerinde yün yorgan. Bu bir masal olsa kırk gün kırk gece uyurdum. Bu bir masal olsun diye diledim. Ne kadar sonra bilmem, uyandığımda baktım etimde hafif bir acı. İçimde usul bir sessizlik. Baktım türkü yok, ihtiyar yok. Acemice seslendim. Değil mi ki çağırmayı beceremezdim. Ölçemediğim bir mesafeden, dedi; ‘gidiyorum ben. Özlemini çektiğin yere.. Attan düşeni hayra yoramam.’ Dedi; ‘attan düşen ölür derler bizim oralarda. Bir ölünün başında duramam’

    Çıktım ağır yataklar, ağır düşler içinden. Düştüm yola. İhtiyarın yürüdüğü yolun aksi tarafına. ‘Az gittim uz gittim. Dere tepe düz ve altı ay bir güz gittikten sonra’ Vardığımda, yoldan gelene nasıl davranılacağını bilmeyen esmer bir çiçekle karşılaştım. Şaşkınlığından faydalanıp, ihtiyar gidince pazen örtünün altından çıkmış bütün gerçekleri, duymak ister misin diye sormadan, kötü bir düşü ilk gördüğüne anlatan bir çocuğun aceleciliğiyle anlattım. Bu bir masal olsa günler ve gecelerce anlatmam icap ederdi. Ne kadar anlattım bilmem. Bitince eteklerimi silkeleyip ayağa kalktım. Çiçeğin tohumlarından aldım biraz. Tohumları içinde saklayacak bir şey ararken ceplerimde, bir ipek mendil buldum. İçinde rüya tozu, içinde bir ağacın ince dallarına benzeyen kırpıntılar. Hiçbir şeyi, hiçbir şeye yormayacağım artık dedim. Elimle bir oyuk açtım esmer çiçeğin yanına. Mendildeki her şeyi içine döktüm. Can suyu buldum geldim. Başında bekledim sonra. Bu bir masal olsa toprağı çatlatarak, ucu göklere değen bir sarmaşık büyürdü. Bekledim. Bekledim. Esmer bir çiçek gölgesinde, bir başka çiçek büyüsün diye beklerken uyuya kaldım. Ne kadar uyudum bilmem. Kulaklarımda, insanı uykusunun en tatlı yerinden dürtüp uyandıran tanıdık bir ezgi. Ardında esmer bir ses, hınzır bir gülüş. ‘Hani değiştiriyordun bu alarm sesini ?’ https://youtu.be/Jxh4U3M71Lw
    ‘Alarmı tümden kaldırmak lazım‘ derken yarı uykulu, rüyalar içinden bir rüyadan uyandım.