Osmanlı'ya baktığımızda şunu görüyoruz: O bir kere kolonyalizm nedir anlamaz. O bir devlettir işte, toprakları vardır. Sonra etnisite anlamında milletler nedir? Arnavut, Arap veya Hırvat. Osmanlı'nın kafasında öyle şeyler yoktur. İsim ve gözlem olarak vardır ve ayrılmaktadır lakin ciddi gözlemleme ve tetkik ile şekillenmiş, tasnif edilmiş değildir. Gerçi devlet dairelerinde Türkçe konuşulur. Osmanlı İmparatorluğu'nun kesintisiz bütün kayıtları, yazışmaları Türkçedir. Medresede Arapça okunur ama dil Türkçedir.
Sayfa 363·Kitabı okuyor
Alıntı
Kemalizm, seçkinciliğe karşı bir ideolojidir. Halkçılık ilke­sinden hareketle yapılan birçok reform, Osmanlı geleneğinin ürünü olan seçkin-halk ikilemini aşmaya yöneliktir. Bu amaçla girişilen en önemli atılımlardan birisi "Türk dilini yabancı dille­rin boyunduruğundan kurtarmak" amacıyla gerçekleştirilen "dil devrimi" yani dilde anlaştırma çabalarıdır. Sadece seçkinlerin anladığı Arapça-Farsça yüklü Osmanlıca terk edilmiş, türetme ile zenginleştirilmiş Türkçe, yazı ve bilim dili olmaya başlamıştır. Aslında öğrenilmesi güç olan eski yazının yerine Latin alfabesi­nin kabulü, halkın eğitimini kolaylaştırmak amacını da taşımıştır.
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Çok-etnili, hanedana dayalı imparatorluklar Birinci Dünya Savaşı'nda (1914-18) iyi bir sınav veremedi. Habsburg kayzeri ve Romanov çarının toprakları yeni ortaya çıkan orta ve doğu Avrupa ulus devletlerine dönüştü. Bolşevikler Avrasya'daki Çarlık topraklarının çoğunu bir "proletarya birliği" adı altında yeniden elde ettiler, ama hiç kimse buna aldanmadı. Sadece başka bir isim altında hâlâ Rusya'ydı ve bir imparatorluktu. Zalimce bastırılmış olmasına rağmen, etnik ulusalcılık ortadan kaybolmadı ve nihai olarak SSCB'nin dağılmasına sebep oldu. Büyük Britanya'nın Birleşik Krallık'ı ve İrlanda, yani muhtemelen savaşa giren askeri açıdan en güçlü ve çok-etnili monarşilerin içinde, sosyal açıdan en birbirine bağlı olanı bile savaş sonrasında İrlanda'nın tümünde egemenliğini sürdürememişti. Hayali kan ve tarih ile inanç ve anadil bağlarıyla tanımlanan bir ulus anlayışına dayalı milliyetçilik ideolojileri muzaffer oldu. 20. yüzyıl boyunca, sahne Avrupa topraklarında sürdürülecek daha birçok acı çekişme için kuruluyordu. İlk bakışta, Osmanlı İmparatorluğu yükselen milliyetçilik akımının başka bir kurbanıydı. En azından, Türkler de dahil Osmanlı sultanının çeşitli tebaalarının tarihçileri imparatorluğun yıkılışının ardından kendi ulusal tarihlerini bu şekilde sundular. Fakat bu aslında hikâyenin sadece bir kısmıydı. İmparatorluğun Müslüman halkları için, artık sultanın kulları olmak istemediklerini ni söylemek için ayaklandıkları ve bir araya geldikleri net bir an yoktu. Bunu yapan tek Müslüman halk kendi topraklarına göz diken ve milli kimliklerini inkâr eden komşularına karşı kendi milli kimliklerini öne çıkarmak için gönülsüzce isyan eden Arnavutlardı. Arnavut reformcular kendi eyaletlerinde daha fazla özerklik elde etmek için ön sırada idiler ancak makul bir siyasi seçenek
Sayfa 242·Kitabı okudu
Osmanlı sultanları ve onların Arap tebaaları arasındaki dört yüzyıllık ilişki Birinci Dünya Savaşı ile birdenbire sona erdi. Arapların bu savaşta oynadıkları rolle ilgili birçok çelişkili anlatı vardır. Batı’da en çok bilineni T. E. Lawrence’ın Seven Pillars of Wisdom’da (1935) işlediği ve savaşın ardından Lowell Thomas’ın Avrupa ve Kuzey Amerika’da çeşitli konferanslar ve slayt gösterileri ile tanıttığı Arap isyanıdır. David Lean’in epik filmi Lawrence of Arabia (Arabistanlı Lawrence) (1962) ile yeni bir nesle sunulan versiyonunda, Lawrence neredeyse tek başına Şerif Faysal el-Haşimi adına savaşı kazanır, savaş sonrasında ise Arapların didişmesi ve İngilizlerin ikiyüzlülüğüyle ihanete uğrar. Türklerin savaşa dair tarihsel hafızasında da “Arap hıyaneti” olarak bilinen Faysal’ın isyanı büyük bir rol oynar ancak Lawrence pek fazla yer kaplamaz. Sonra, Muhammed Kürd Ali’nin anıtsal eseri Hitat el-Şam’da (1925-8) ve George Antonius’un The Arab Awakening adlı eserinde Türk zulmü (zulm el-Türk), Arap kahramanlığı ve İngiliz ihaneti üzerine Arap milliyetçilerince sevilen bir hikâye vardır. Ama belki de Birinci Dünya Savaşı’nda en ilgi uyandıran anlatı o dönemleri yaşamış olan Arap neslince hatırlanan Safarbarlık’tır. Safarbarlık, Osmanlı Türkçesinde, savaş için seferber olma anlamındaki seferberlik teriminin Arapça telaffuzudur. Arap topraklarında, bu terim özellikle askere alma ve daha genel olarak tüm savaş deneyimini ifade eder. Genç Arap erkekleri Rusya’yla savaş (1877-8), Balkan Savaşları ve Yemen’deki kabileleri pasifize etmek için düzenlenen seferler için askere alınmıştı. Zorunlu askerlik, hiç kimse imparatorluğun ölmeye değer olduğuna dair bir dava ortaya koymadığı için popüler değildi.
Sayfa 233·Kitabı okudu
Ancak Suriye eyaletlerinden gelen delegelerin tüm bölgeyi ilgilendirdiğini düşündükleri bir konu vardı: O da Filistin Mandası olacak bölgeye Yahudi göçü meseleydi. 19. yüzyılın sonlarında bölgeye Doğu Avrupa Yahudilerinin sınırlı bir göçü söz konusuydu ancak yüzyılın bitimine doğru Dünya Siyonist Kongresi ve Yahudi Teşkilatı'nın yaratılmasından sonra, Siyonistlerin İsrail Toprağı (Eretz Yisrael) olarak gördükleri arazileri elde etmek için sistemli teşebbüsleri olmuştu. Hayfa'daki Arapça gazeteler Jön Türk Devrimi'nin ardından daha liberal basın kanunlarından yararlanarak, Yahudi Teşkilatı'nın tarım arazilerini satın aldığına ve çiftçilerin mülksüzleştirilmelerine dikkat çektiler. 1911 Meclisi'nde Kudüs'ten iki delege, Ruhi el-Kalidi ve Said el-Hüseyni yeni gelen göçmenlere daha fazla toprak satışını durdurmayı denediler. Onlara Siyonistlerin bölgedeki tüm topraklar üzerinde tasarıları olduğundan korkan Şam vekillerinden biri olan Şükrü el-Asali de katıldı. Muhalif duruşları Halep'in kıdemli delegesi Nafi el-Cabiri tarafından desteklendi. Ancak Meclis'teki Jön Türk grubu Siyonistleri potansiyel müttefik olarak gördükleri için fikir birliği elde etmeyi başaramadılar. Genel olarak Araplar, Arap milliyetçiliğine karşı bir strateji oluşturanlara karşı varoluşsal bir tehdit hissetmemiş olabilirler ancak, bu tür duygular açıkça bir şekilde gazeteleri yayımlayan ve okuyan entelijensiya arasında ortaya çıkmıştı. Editörler ve köşe yazarları Filistin'de olanlara ek olarak, artan bir biçimde okuyucuların dikkatini imparatorluktaki statükonun daha da bozulmasını işaret edebilecek gelişmelere çekiyordu.
Sayfa 230·Kitabı okudu
Ancak Ebu el-Huda'nın daha büyük hırsları vardı ve 1878 yılında sultanın gözüne girmişti bile. Bir rivayete göre, rüyasında Hz. Peygamber'i gördüğünü ve onun Sultan Abdülhamid'e şahsen ve özel olarak iletmesi için kendisine önemli bir mesaj verdiğini söyleyerek İstanbul'daki Yıldız Sarayı'na gelmişti. Ancak anlaşılan o ki hiç Türkçe bilmediğinden ve sultan da Arapça bilmediğinden, Ebu el-Huda sultanın adamları tarafından saraydan kovulmuştu. İki gün sonra ise saraya akıcı bir şekilde Türkçe konuşarak dönmüş ve böylece hiçbir aracı olmaksızın Peygamber'in mesajını iletebilmişti. Sultanın bu değişim karşısında merakı uyanmıştı ve Halep'teki casuslarından da Ebu el-Huda'nın gerçekten de hiç Türkçe bilmediği duyumunu alınça, büyülenmişti. Öyle görünüyordu ki, Peygamber, Ebu el-Huda'nın ezoterik bilgiye dair iddiasının haklılığını göstermek için dilsel bir mucize göstermişti. Bu olaydan sonra, Ebu el-Huda sultana ruhani rehber olarak hizmet etti ve onun Arap topraklarında popüler olan ancak İstanbul'da neredeyse hiç bilinmeyen Rıfaiye tarikatına girmesine önayak oldu. Başkentteki Jön Türk fraksiyonu Ebu el-Huda'yı sultan üzerinde tabi olmayan bir kontrol kurmuş olan dini bir şarlatan olarak gördü. Ayrıca Arapların sözde batıl inanç ve geri kalmışlığını ima ederek, onun Arap kökenlerine yüklendi. Ancak Ebu el-Huda'nın saraydaki pozisyonu güvencedeydi. Kendini sultanın Arap uzmanlarından biri konumuna yükselten Ebu el-Huda, Arap kardeşlerini sultanın cihanşümul halifelik iddiasını onaylamaya teşvik ediyordu. Ancak, herkes bunu yapmaya hazır değildi.
Sayfa 227·Kitabı okudu