Toplumun onaylamadığı bir aşkın sonu ne olur? İnsan sevdiği için nelerden vazgeçebilir? Kamelyalı Kadın'ı bitirdiğinizde bu soruların yanıtlarını da bulmuş olacaksınız. Roman saçına taktığı kamelya çiçeklerinden dolayı çevresinde kamelyalı kadın olarak bilinen Marguerite Gauiter isimli bir kurtizanın hayatına giren Armand Duval ile yaşadığı değişimi anlatıyor. Armand,Marguerite'e diğer erkeklerin aksine derin ve samimi bir aşk besliyor. Marguerite ise hem yaşadığı hayattan hem de hastalığından dolayı gencin aşkına karşılık vermek istemese de zamanla aralarında oluşan sevgi onu da etkiliyor. Kendilerine herkesten uzak sakin bir hayat kuruyorlar. Ama geçmişi peşini bırakmayan Marguerite,sevdiği adamın mutsuzluğuna sebep olmamak için kendini eski mutsuz hayatına mahkum ediyor.
Kitap, sade diliyle bir yandan insanın sevgiyle ne kadar değişebileceğini gösterirken bir yandan da ne kadar büyük bir sevgi olursa olsun hiçbir aşkın toplumsal baskıyla mücadele edemeyeceğini anlatıyor. Okurken zaman zaman Marguerite'e bazen de Armand'a kızacak ama en sonunda ikisi için de üzüleceksiniz.
Keyifli okumalar:)
Kamelyalı KadınAlexandre Dumas (fils) · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 201924,1bin okunma
"Günümüzde, yirmi beş yaşına vardığınızda, gözyaşları o kadar ender bir şey haline gelir ki, her önüne gelene dökemezsiniz."
Kitabı okurken gözyaşlarımı sadece Marguerite'ye ve Armand'a dökebildim.
Kamelyalı KadınAlexandre Dumas (fils) · Can Yayınları · 202224,1bin okunma
Büyük beklentilerle okuduğum Pia Mater ’in ardından yaşadığım hayal kırıklığı nedeniyle yaklaşık bir hafta boyunca kitaplardan uzaklaştım. Hatta bir süre okumak bile istemedim. Kamelyalı Kadın ise beni yeniden okumaya döndüren roman oldu.
Yakın zamanda okuduğum Gurur ve Önyargı ile kıyasladığımda kendimi bu hikâyeye çok daha yakın hissettim. Dilinin daha sade olması, diyalogların yorucu bir hâl almaması ve anlatılan duyguların doğal hissettirmesi bunda büyük etki yarattı. Üstelik roman, yalnızca bir yasak aşk hikâyesi anlatmakla kalmıyor; insanları yargılamanın ne kadar kolay olduğunu da gösteriyor.
Marguerite’nin yaşadığı çıkmaz beni en çok etkileyen noktalardan biri oldu. Hastalığı ilerliyor, ölüm her geçen gün yaklaşıyor, hayata tutunmak istiyor ama içinde bulunduğu koşullar onu parası olan erkeklere bağımlı bir yaşama sürüklüyor. İlk kez gerçekten sevdiği bir adamla karşılaşıyor ve bu sefer her şeyi riske atıyor. Ancak geçmişi peşini bırakmıyor. Bu yüzden onun kararlarını doğru ya da yanlış diye yargılayamadım. Sadece içinde bulunduğu o bıçak sırtı durumu hissettim ve gözlerim nemlendi.
Roman boyunca hiçbir karaktere kızamadım. Ne Armand’a ne de babasına… Armand’ın babasını bile kendi penceresinden bakınca haklı bulduğum anlar oldu. Romanın trajedisi kötü insanların varlığından değil, herkesin kendi açısından haklı olmasından doğuyor. Bu da yaşananları daha gerçek ve daha acı verici kılıyor.
Armand ise yer yer oldukça çocuksu ve bencil davranıyor. Kıskançlıkları, sahiplenme isteği ve duygularını kontrol edememesi zaman zaman sinir bozucu olabiliyor. Fakat bunu da aşkın insanı nasıl mantıksızlaştırdığını, mantığını nasıl gölgelediğini çok gerçekçi bir şekilde yansıtıyor. Bu yönüyle karakter bana fazlasıyla sahici geldi.
Okurken zaman zaman Kürk Mantolu Madonna ’yı da hatırladım.
Kamelyalı KadınAlexandre Dumas (fils) · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 201924,1bin okunma
Bu kitap her nasılsa beni yaraladı. Belki de ben bu yarayı almaya açık olduğumdan. Bilmiyorum.
Öncelikle kitabı bir aşk romanı olarak düşünmüştüm fakat okuduğumda aşk adı altında ele almanın sığ bir yorum olabileceğini fark ettim. Çünkü bir aşk romanı olarak ele aldığımızda kimilerince sıradan kimilerince tahmin edilebilir bir eserden fazlası olmayacaktır. Ancak bir bütün olarak baktığımızda bize çok daha fazla şey sunuyor. Özellikle dönemin sosyolojik yapısı, kadının yeri ve kadınlığa atfedilmiş roller öne çıkıyor. Şaşalı bir hayat içerinde sergilenen Marguerite karakteriyle dönemin marjinalleştirilmiş kadın figürünün aslında sanılandan ne kadar farklı olabileceğini görüyoruz.
Peki kitabı nasıl buldum?
Bir süre önceydi, Alexandre Dumas'dan bir eser okumuştum. Beni öyle güçlü bir biçimde tesiri altına aldı ki uzun süre eserin içinden çıkamadım. Hala da etkisi üzerimde. Bunun üzerine Dumas'nın bir oğlu olduğunu keşfettim ve o da babasından izler taşıyor olabilir diye düşünerek meraklandım. Çok yeni bir alandı benim için. Hemen oğul Dumas'dan bir kitap edinerek okumaya başladım. Eserden ne kadar güçlü bir zevk alsam da aslında ikisini taban tabana zıt olduğunu fark ettim. Bu zıtlığı da hayatları getirmişti elbette.
Kitaba geldiğimizde ilk sayfalar çok akıcı değil. Daha çok yazarın iç dünyasına ışık tutan sayfalar olduğunu düşünüyorum. Burada yazarın toplumun dışına itilmiş kadınlara duyduğu şefkat ve empati gözler önüne sürülüyor. Bilmediği bir nedenle bu duygulara kapıldığından bahsediyor karakter. Dönemin Fransa'sının katı görüşleri karşısında böyle bir yaklaşımla çıkması oldukça ilgi çekici. Sonrasında düşündüğümde bunun aslında yazarın kendiyle ilgili olduğu sonucuna vardım çünkü kendisi gayrimeşru bir çocuktu. Annesi düşmüş bir kadın olarak
Ölüm Diken Üstünde, İngiliz yazar Agatha Christie'nin ilk kez 1935 yılında yayımladığı dedektif romanıdır. Özgün adı Death in The Clouds (Tr:Bulutlar Arasında Ölüm) olan eser kitap olarak yayımlanmadan önce ABD'de The Saturday Evening Post dergisinde, sonra da İngiltere'de bazı dergilerde Death in the Air (Tr: Havada Ölüm) adlarıyla tefrika edildi ki bu ad Agatha Christie'nin romanına verdiği ilk orijinal addı. Roman Türkiye'de ilk kez 1971 yılında Altın Kitaplar tarafından Gönül Suveren'in Türkçe çevirisiyle yayımlandı, sonradan yeni baskıları yapıldı.
La Bourget'den Londra'ya hareket eden uçakta Madam Giselle'i hazin bir son beklemektedir. Zengin bir tefeci olan yaşlı kadın aniden ölür. Kalp krizi mi, olay yerinde bulunan eşek arısı mı neden olmuştu ölümüne?
Yolcular arasında dedektif Hercule Poirot da bulunmaktadır. Poirot, kadının ölümünün kalp krizi ya da eşek arısı sokması sonucu olmadığına, cinayet olduğuna emindir. Ardından olay yerinde bulunan ipuçları (Afrikalı yerlilerin kullandığı zehirli diken atılan bir boru ve ucunda öldürücü bir zehir bulunan diken) ve kurbanın boynundaki iz cinayete işaret etmektedir. Olay sonrası mahkeme görülür. Bütün tanıklar dinlenir, deliller incelenir ancak net bir sonuca varılamaz. Boru, Hercule Poirot'nun koltuğunun altında bulunduğu için jüri üyeleri için katil Hercule Poirot'dur. Ancak yargıç, jüri üyelerinin kararına karşı çıkar. Cinayeti uçakta bulunan kişilerden birisi işlemiştir ancak kimdir? Poirot, alnına sürülen lekeyi temizlemek için bu karmaşık gibi görünen olayı çözüme kavuşturmak için kolları sıvar. Uçakta bulunan dedektif romanları yazarı mösyö Clancy mi, piyango talihlisi kız Janet Grey mi, dişçi Norman Gale mi, kontes Horbury mi, Roger Bryant mı, arkeolog Armand Dupont ve oğlu Charles Dupont mu, iş adamı James
Johann Sebastian Bach... büyük besteci, müzik tarihi ve kültürünün olmazsa olmaz yapı taşı. Bach müziği o kadar naiftir ki, pamuk gibi hissedersiniz ama bazı müzikleri de vardır dans etmek istersiniz. Barok dönemin en büyük ismi ve Barok dönemini kapatan besteci. Bach'ı yazmak, çalmak kolay değildir, kendim yıllardır gitar çalıyorum ama Bach bizim için de olmazsa olmazlardan, müziği çok keyifli ve zevklidir ama yapısı zordur. Hayatı çok çilekeş değil ama zorlu yollardan geçmiştir, bir besteciyi dinlemek için kilometrelerce yürümüştür. Kendi halinde ve sert bir adamdır, müziği ise müzik tarihinin en büyüklerindendir. Neyse Bach denilince çok konuşuyorum.
Bence kitap tam tatmin edici değildi, Barok dönemi anlamak için okunur vs diye yorumlar aldım ama bence öyle değil ve Bach'ı az da olsa tanımak için okunur ve bilinmeyen bazı bilgiler var. Ve birçok yerinde müzikal terimlerden bahsetmiş, bu da karşıdaki okuyucuyu yorabilir ama okunabilir elbette.
Bach'ı 7-8 kaynaktan okudum ve çalıştım, belki de bu yüzden tam dilediğimi alamadım.
Ama dediğim gibi, merakı olan okuyabilir.
-
Herkese keyifli okumalar diliyorum