Bir çok gereksiz şeyle doldurduğunuz “modern yaşamın” arta kalan boşluklarına bir kitap sıkıştırma arayışındayken keşfettiğim Stefan Zweig novellalarından olan bu eser, zamanımın çok az bir bölümünü alsa da ruhumun her yerine nüfuz etti. Bu da sürükleyici ama aynı zamanda derinlikli olması açısından bir kitaptan beklentimi fazlasıyla tatmin etti.
Amok; kişinin yoğun stres, baskı veya travma sonrası aniden girdiği, kontrolsüz öfke patlamalarıyla çevresine veya kendine zarar verdiği, cinnet hali.
Amok Koşucusu, bu hastalığa sahip olan ve durdurulamaz bir öfke patlamasının verdiği enerjiyle koşan kişilere Malezya’da verilen isim.
Eser, Zweig’in en meşhur novella’sı olan Satranç gibi, bir Gemi yolculuğunda başlıyor. Kimi bir iş için kimi turistik bir gezi için seyahat eder gemide. Kimisi de onu deli eden düşüncelerden kaçmak için…Bir amok koşucusu olan doktor da bir kaçak. Düşüncelerinin, yalnızlığın, yabancılaşmanın..
Tıpkı Satranç’taki gibi ana karakterin ismini vermiyor Zweig. Satranç’ta en azından Doktor B. olarak nitelendirilen bir karakter varken Amok Koşucusu’ndan bir baş harf bile esirgenmiş.
Doktor, yüz kizartıcı bir suç sebebiyle sürüldüğü sömürge devleti Hindistan’dan da ayrılmak zorunda kalınca o esnada gemide bulunan anlatıcı ile yolları kesişiyor. Burda da Satranç’a benzer bir olay örgüsü görüyoruz. Zira orda da Doktor B, Centovic ve diğerleriyle ile yolları kesişen bir anlatıcı vardı.
Anlatıcı, Doktor ile karşılaşınca, flash back tekniği kullanılarak Doktor’un özgeçmişini okuyoruz. Anlattığına göre doktor 8 senedir görev yapmakta olduğu kolonide artık yabancılaşmaktayken, kapısına gelen bir Avrupalı kadının kendisine, o zamanlarda yasal olmadığı için gizli bir şekilde gerçekleşecek bir kürtaj teklifi sunuyor. Doktoru, uzun bir aradan sonra ilk kez
Ağır suçların hepsi alt sınıfların işidir. Onları bundan dolayı kınamam. Bana Kalırsa, bizim için sanat ne anlama geliyorsa onlar için de suç işlemek aynı anlamda, yani değişik heyecanlar yaratmanın bir yöntemi.