Ama biliyorum ki işin aslı öyle değil. Biliyorum ki değil. Herkes işin kendi için olan aslını kendi öğrensin. Bizi bunları başkasından öğreneceğiz zannı mahvediyor.
Gece niye ve nasıl böyle her şeyi büyütüyor, içinden çıkılmaz hâle getiriyor, hadi bunu geçelim insanın kendisini nasıl büyütüyor, başka aynalarda, başka, çok daha doğruymuş gibi görünen terazilerde tartıyor da maşallah pek ağır getiriyor. Daha önce nasıl düşünülemediğine hayret edilen kıstaslar ve sonradan ne oldukları hatırlanamayan binbir hünerle bir büyüklenme, bir yalancı iktidar, bir mağrurluk, bir kibirli güç... ne ararsan. Karanlıktan mı, insanın uzayıp giden gölgesini kendisi sanmasından mı, gündüzün hayrı gecenin şerri mucibince şeytanın sol kulağa yaklaşıp bir iyi üflemesinden mi? Her nedense her gece işte böyle bir mağruriyet, her sabah da işte böyle ışıyan gün ile beraber mahzun, utandırıcı bir mağlubiyet, böyle işte, ne çare.
Nasıl insan gerçekten sevdaya düşmez de o, onun sadece başının üstünden geçer, hakkında cılız ve ezici olmayan bir fikri olur ancak, nasıl iş yapmıyorsa günün yorgunluğu bir günün daha geçişini bile idrak edemeden akşamüstü tuhaf bir seyir yaşamak ve yeterince yorulmamanın verdiği o garip yorgunluktur; benim yaşamım da üstüme alınmadığım ama aklımdan da çıkmayan kırıcı bir söz gibi başımın üstünden geçti. Ona geçerken bile şöyle doğru dürüst bakmadım. Hem bildiğim ve fazlasına tahammül edemeyeceğim bir şey hem de en aslını bilip nüfuz edemeyeceğim bir şey. Ömrüm sanki Fransızcam kadar; az çok neden bahsedildiğini anlayabiliyorum, ötesi, ezberi, kuralı... yok. Ama iyi Fransızca bilenlere de hiç imrenmedim doğrusu.