Kendi kendine konuşan, ömrünün bütün didinmesini kendiyle yapan, bu nedenle de bir türlü galip gelemeyen herkes gibi ben de Tanrı ile konuşur dururum. Pek de kötü olmadığım hâlde bana acısın diye bir perişanlık örtüsünden konuşurum. İnsan hasta, zorda, iyi bir şey duymaya tahammül edemeyecek hâlde birine, hemen nasıl kendinin aslında pek de ilgilendirmeyen dertlerinden hayati önemdelermiş gibi bahsederek dinleyenin ancak başka dertler duyunca hafifleyecek ya da kabarmayacak acısını teskin etmeye çalışırsa Tanrı ile de konuşurken "Çok şükür iyiyim, sağlığım yerinde, yediğim önümde yemediğim arkamda sebepsiz yere atıp tutuyorum," diyemiyor. Hemen bu hâlini belli etmeden "Allahım, bu insanı şose silindiri gibi ezip geçen hayatın içinde ben de fark etmeden kim bilir neleri ezip geçiyorum ama gücüm ölçüsünce sana verdiğim söz üzerindeyim, yaptıklarımın şerrinden sana sığınırım, üzerimdeki nimetini itiraf ederim, günahımı da itiraf ederim, sen mağfiret edersin." diyerek ona da dert yanar ya da kendimi yukarıya göstermeye çalışırken hava attığımı fark ediyorum. Ona yakarışımda sesim başka bir ton alıyor (iyice, gerçekten perişan, feveran hâlimde olduğum anlar hariç), beni yalvaran cahillerden ayırt etsin istiyorum.