Yalan malum tembellikle yakındır, ben de hayli tembelim, yalan malum kibirle yakındır, ben de hayli kibirliyim, yalan malumhızlı ve nesepsiz kazançtır, ben de hayli seriyim, yalan malum zeki derler ama biraz ahmak işidir, ben de sanki gizliden pek de sandığım gibi değilim. Belki de ama belki de bütün bunlar gerçek değildir de hastayımdır. Belki bunun bilmediğim bir aşısı vardır da şişman bir hemşire "Elim hafiftir," diyerek olanca ağırlığı ile bana bu doğruluk aşısını zerk etse sabaha nasıl kalkarım? Kendi gerçek ağırlığımı taşıyabilir miyim? Hayal ve yalanla hafifletilip seyreltilmiş gerçeğin bile üzerine inen bir sahi söz, bir gören bakış, bir gerçek gerçekle karşılaşma beni hemen öldürür. Gerçek beni öldürür. Kuduza kuduz aşısı yapılmışa dönerim. Döner önce kendi mi, sonra önüme geleni ısırırım, ağzımın köpükleri, gerçek baloncukları belki hoşunuza gider, "Bak sahicileşince nasıl canlandın," diye ama her zalimce sevinç, o sevince gölge düşüren bir şeyler de barındırır.
Acaba akıldan geçenin, görünmez yoldan vardığı bir yer, bir şey var mı? Yoksa benim gibi onlar da hiçbir iz bırakmadan mı gidecekler? Efsaneler, aslı astarı yok denen masallar, menkıbeler yine de var. Hatta o kadar çok var ki, insan sahicinin mayasını ve inancını olmamıştan, olamayacak gibi olandan alıyor. Ama ben, işte ben anlatılabilseydim, belki böyle yok olmazdım. Bu beni üzdüğünden değil de ne bileyim, en küçük bir kum tanesi bile daha da ufalıyor, yere inemeyecek kadar hafifliyor, saçlara yeleler karışıyor ama yok olmuyor. Ben mi, sadece ben mi yok olacağım?
Bu zaman zarfında bir kez nişanlanıp ayrıldım. Kızın gözünde, gönlünde ideal erkek, ideal eş imajını derinlemesine çizdiğime, çaktığıma emin olduktan sonra zaten geriye ayrılmaktan başka bir şey de kalmamıştı. Tek korkum, zaman içinde bu izlerin silinip silinmeyeceğiydi. Bunu düşünmek beni sarsardı. O an ona aşık olduğumu hissederdim. Başkasının benim çizgimin üzerinde yürüdüğünü düşününce sarsılırdım. Diğer zamanlar, kendimden emin olduğum zamanlar içimde kıpırdayan bir şey olmazdı, kendime bakardım. Şüphe aşkı getirirdi, kendime duyduğum emniyetin kaybı beni şaşkın, sırılsıklam ederdi, ağladığım da olurdu. Bazen sabaha kadar süren endişelerimi, korkulu hayallerimi ancak kendimle ilgili kurduğum daha büyük, daha güçlü hayaller iteleyip önemsizleştirebilirdi. O zaman sabaha sağ çıkardım.
Karakterim bu değildi ama insanlara karşı bir umut beslememek, onlara ait bir ümidimin olmaması beni talep hâlinde olmaktan uzak tutuyor, kırmıyor, incinmiyordum.
Zaten devlet için çalışıyorduk, bu "Allah yarattığının rızkını verir," ayetinin işteki karşılığıydı. lşe girmiştik işte, Allah da rızkımızı veriyordu, bir de çalışacak mıydık?