Hani hastalıktan kalkanın nekahet hâlinin yaşama tutunmak zannedilen bir hâli vardır ya, o aslında yaşamın tutunacak ve tutulacak bir yeri olmadığının anlaşıldığı hâldir. Hani büyük dertlerin terbiyesinden geçenin sükûneti vardır, o aslında dert ne denli büyük olursa olsun sükûnetten başka yapacak bir şey olmadığının anlaşıldığı hâldir. Hani benim indiğim kuyuda aklımı adeta bırakışım var ya, o da aslında yanımda taşımaya değer bir şey olmadığını anlamanın ve ne taşıdığımı bilmenin seyahatidir. Kendini bir kez çıplak gözle görebilse insan, bir bakabilse, yapamadıklarına değil bu hâli ile yapabildiklerine şaşar. Bir kez gerçekten görebilse olmuşu; verilmiş, olabilecek her şeyin aşinası olur artık.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Anlatabildiğimi düşünmüyorum. En zor olan, insanın kendiyle ilgili gerçek ve anlaşılmaz hâlleridir. Anlatmamak beni iyi yapacak değil, anlatmak belki diyebilirim ki benim anlamadığım bir şeyin zaten anlaşılmaz olduğunu ortaya koyacak. Ben sanki yanlış hazırlanmış bir soruyla karşılaşmış talebe gibi yüzüme şaşkın, haksızlığa uğramış ifadesi vereceğim. Soru doğru olsa yine yapamayacağımı anlayan yokmuş, öyle değilmiş gibi duracağım. "Yapardım, yapardım da şu kısmetime bakın," diyeceğim. Önceki hâlime, sonrama bakan bunun salt bir talihsizlik olmadığını anlayacak, anlayanlar olacak ama anlamayan da olacak. Ben herkes gibi hayatımı anlamayan üzerine inşa edeceğim. Anlayışsızlar olmasa nasıl yaşanır? Saklayacakları olanı, yani çoğumuzu ahmaklar, saflar, anlayışsızlar çevreliyor da bu nimet, bu büyük devlet, yaşamın bu büyük sırrı horgörüyle karşılanıyor. Sormak isterim niye iki akıllı daha yan yana gelebilmiş değil diye dünyada, sormak isterim. Ama cevabını da isterim, var ise. Yok. Kendisi olanın cevabı olmaz.
Sanki aklımı kaybederken kendimi buldum. Kaybettiğim de doğru, bulduğum da. Ama kaybın da bulunanın da ne olduğu belli değil. Kaybım da büyük üzüntü değil, buluşum da bir şenlik değil. Bu hiçbir şeyin hiçbir şey olmaması, en büyüğün en küçüğe çarpıp olan kime olacaksa o olması ve her şeyin hep aynı kalması, bu seyir hâli var ya, bu bakış, bakış bakış, öleceksem bundan ölmek isterim. Öleceğim elbet ve beni o öldürecek. Baktıkça ve hareketsizlik hız kazandıkça işte yine altüst oluyorum, altüst, altüst ve altım, üstüm fark etmiyor.
Bağırdığımı sanmıyorum ama bu, kimsenin bir şey yapamayacağı sonsuz yalnızlığı ve inişi böyle kimse bilmeden yapayalnız yaşamak, sonradan beni çok şaşırttı.
Hatırladığım her şeyi silik anlamsız ve olmuş mu olmamış mı idrak edemediğim, olmasının da olmamasının da farkının olmadığı derin bir boşlukta buldum. Söyleyeceğim, aslında bu boşluğu birden görmek, kendimi birden kıyısında bulmak değil. Benliğimde biraz ilerinin boş olduğunu hep sezerdim; uzaklara gidemez, yolu bilmeden koşamazdım, uçurumdan düşeceğimi sanırdım. Ama böyle çepçevre boşlukta kaldığım ilkti. Belki de ilk değildi de böyle devamlılığı ilkti. Zaman zaman bu boşluğu görür, dibine bakmaya çalışır, başımı çevirince boşluk kaybolur, içimde bir duyu, bilgi ya da tecrübe olarak asılı kalırdı. Şimdi o ekim günü neden, ne oldu da beni tutup çepçevre oraya ne götürüp bıraktı bilmiyorum. Kendimi orada buldum.