İçimi türlü kasvet ayrı ayrı ya da birleşerek sarıyor. Yaşlanmanın çok tuhaf bir ıstırabı var, değişmekle, değiştirebilmekle ilgisiz. Bütün bir hayat hep gözümün önünde ve her yaptığımda ayrı bir sakillik, bir yanlışlık, bir yanlış anlama, bir doğru anladığımda da doğru davranamama görüyorum. Böyle bir yükle hâlâ yaşıyorum, başkalarına kendimi belli etmemeye çalışarak saklanıyorum.
Ortaya razı değildim, sadece şanslı olmaya razı değildim, sadece kendi hayatımın efendisi olmaya razı değildim. Bunlarda rıza gösterilecek bir şey, efendilik sayacak bir hâl göremedim. Evet, herkes elbet kendi hayatını yaşar ama efendi mi, köle mi, sahici mi, kopyacı mı olduğuna başkalarının da hayatlarına, çabalarına, terlerine bakarak karar verilir herhâlde. Evet, evinin ve hayatının efendisi. Ama elbet o evden, o hayattan çıkılacağı gün gelecek, efendiliğin de seninle gelecek mi, ben evde bir şey unuttum mu diyeceksin? Nasıl olsa çok var böyle efendilerden, varsın bir tane eksik kalsın, ne fark eder?
Fiyaka gerekliydi. Fiyakalı bir acısı olanın bunu fiyakalı bir şeye dönüştürebileceği umudu vardı. Yaş geçip, acı yerleşip, ithallerinden kurtulup sahicileşip, tat kekreyip, surat buruşunca bir şeye dönüşemeyen acı artık ancak, sadece, yalnızca gerçeğe dönüşüyor. Dünyada kimsenin, ama kimsenin aslını istemediği, görmemek için her şeyi yapabileceği, kopyası en değerli şeye; gerçeğe.
Solmak, kendiliğinden soluvermek bazen ne güzel, koklanmaktansa unutulmak ne güzel, belki de hiç bilinmemek ne güzel, acaba hazine denilen bu mu, olup da, hüküm sürüp de bilinememek mi?