Ben doğrusu toprak moprak bilmem. Hani doğduğun, dikildiğin yer, iklim falan derler, bana nüfuz etmez. Kaburgam mı kalın, başka dertlerim mi var, arasam bin tanesi sökün eder. Hangi biri ile uğraşıp hangisini iyi edeceksin, kolay mı? Değil. Bildiğim bir şey var, bir şey nasıl bozulmuşsa tersi ile düzeliyor. Ben kendimi dinleye dinleye böyle oldum. Kendimde bu kadar dinleyecek ne vardı, şeytanın talimatı ile mi böyle hafız kesilip gece gündüz kulağıma üfledim, sonra duyduklarımla, belki uydurduklarımla sağır, dilsiz ve taş kesildim, bilmiyorum. Dedim ya buraya nasıl gelindiği belli, ama dönüş yolu artık bana hem her tür aşinalıktan uzak, hem tarifsizce yorgun ve kırgınım, hem bilmediğim, ifşası yasak bir hastalığı senelerdir çekmeye o kadar alışmışım ki yaşamak aslen nerelidir, nasıldır, kimlerle geçinir bilmiyorum. Herhalde ona aldırmayanlarla ya da, neyse.
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Kendini ıslah edemedikten, baş edemedikten, başkasının başına bela olmaktan geri durduramadıktan, kıvrım kıvrım kıvranıp rahat edemedikten sonra hayatın orta yerine ne mana verilebilir ki?
Oldum olası yumuşak, sarmalayıcı, teselli edici, tahammülü öğütleyici değil de tam aksine kendi gücümle karşı duramayacaklarımı çarpıştıran ve beni her hâlde yerden yere vuran bir müzik, edebiyat yakınlığı içindeydim. Yaşayıp da yarar ummak bana yakın bir duygu değildi; ama böyle dövülmüş ete dönmek de insanı lezzetsiz yapıp, kayışa çeviriyordu. Müzikten duyduğum ıstırap acaba onu anlamamak ya da yanlış anlamaktan mı diye çok düşündüm. Zira yaşamaktan duyduğum ıstırap da sanki biraz yaşayamamaktan gibiydi. Ya da onu görememekten, dışarıda kalmaktan, ayrı olmaktan ve onun mevcudiyetini hep hissedip kabul görmemekten.
Başkasına kıymet vermek (vermeye, verir görünmeye razı olmak da denebilir) için önce bir doymak, taltif edilmek, şu diken diken tüylerin yatıştırılması gerek ki dönüp başkasına da "Eh fena değil," diyebileyim. Bunu diyebilenler bir ağız birliği etmişçesine cehennem çukurundan bir vesile uzaklaşmış, kısmen de olsa rahata ermiş, şimdi tüm bunlardan sonra her şeye karşı müsamahakâr, olmuş, durmuş oturmuş hâlin tatlısını yemeye geçmiş, aslında başka da hiçbir şeyi değişmemiş insanlardır. Buna da olgunluk deniyor. Neden hep boynuzu kulağı düzen olgunlaşıyor da işi rast gitmeyen, teslim olmayan, beceremeyen, becerebildiğine muhatap bulamayan; diken diken hâliyle aslında olgunluğa daha yakınken en uzak kalan oluyor, bir de ayıplanıyor?